Bizi Takip Edin

Yazarlar

Yasaklanma Nedenlerine İnanamayacağınız Çocuk Kitapları

yazar

Yayınlandı

Tarih

Size yasaklanmış çocuk kitaplarından bahsetsek ne düşünürsünüz ya da bu kitapların tuhaf yasaklanma nedenlerini söylesek?

Yasaklanma Nedenlerine İnanamayacağınız Çocuk Kitapları

Size yasaklanmış çocuk kitaplarından bahsetsek ne düşünürsünüz ya da bu kitapların tuhaf yasaklanma nedenlerini söylesek?

Endişe duyulması gereken bu durum, dünyanın birçok yerinde geçmişten bugüne kadar devam etmiş, gelişen teknoloji ve kitle ile devam etmekte.

Çeşitli nedenlere bağlı olarak gelişen bu sıra dışı uygulamadan daha garip olan bir durum var ki; bu yasaklı kitapların bir kısmının çocuk edebiyatında yıllarca çok satan, en fazla okunan, hemen hemen çocuklu her kesimin evlerine giren kitaplar arasında yer aldığı gerçeğidir.

Reklam

Çocukların ve hatta yetişkinlerin hayal güçlerini geliştiren ve dünyaya bambaşka bir gözle bakmayı sağlayan masal kitaplarına bu kadar gerçekçilik yükleyerek onları edebiyattan uzaklaştırmak ancak karanlık zihinlerin meziyeti olarak düşünülebilir.

Bu yasaklı çocuk kitaplarını ve yasaklanma nedenlerini merak ettiğinizi hisseder gibiyiz.

Peki nelerdir bu yasaklı çocuk kitapları, acaba birine bile denk geldiniz mi, okudunuz mu, sizin de evinize girdi mi, kitaplığınızda yer aldı mı?

Kaygı veren bu sorulara cevaplarınızı yazı dizimizde bulabilirsiniz. 

Reklam

Yasaklanmış olan çocuk kitaplarının içinde en popüler olduğunu düşündüğümüz bir kitap serisiyle başlayalım: 

Harry Potter

Harry Potter! Evet yanlış duymadınız. Seri halinde yazılan ve hatta popülerliğini bir dizi ekranlara taşıyan, sadece çocukların değil, 7’den 70’e her kesimin ilgi odağı olmayı başaran dev bir yapıt olan Harry Potter’ın yasaklanma nedeni ise sizi şaşırtabilir.

Çünkü, bildiğimiz bir gerçek var ki hiçbir büyücü masalı milyonlarca çocuğun kalbini bu denli kazanamamıştır.

Reklam

Böylesi bir kitabın yasaklanma nedeni ne olabilirdi?

Avustralya’da popüler olan bir Hristiyanlık okulu Harry Potter masalındaki büyücülük ve cadılık kavramlarının anlatım tarzının Hristiyanlıkla bağdaşmadığını savunarak kitabı kendi okulunda tamamen yasakladı. 

J.K Rowling’e ait ünlü seri, daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’ndeki St. Edward Katolik okulu tarafından çocukluk çağına tehlikeli şekilde büyücülüğü övdüğü ve zihinlere kazıdığı gerekçesiyle yasaklandı.

Tüm bunların gerçekleşmesiyle Birleşik Krallık’ta da birçok aile benzer gerekçelerle kitapları almayarak boykot etti, daha sonra çocukların bu başarılı seriyi okumaları yasaklandı.

Reklam

Alice Harikalar Diyarında

 İçinde barındırdığı kelime oyunları ile değişik karakterlerin okuyanların hayal güçlerini sorguladığı ve kuralları inkar eden bir başka masal kitabı olan Alice Harikalar Diyarında, zamanların çok ötesinde bir anlatıma sahip olarak yasaklanan çocuk kitapları arasına girmiştir.

Hayvanlara yüklediği insani özellikler ile hayvanlarla insanları eşit seviyede tuttuğu gerekçesiyle tehlikeli olarak görülmüş ve Çin’in Hunan eyaletinde yasaklanmış, bunun ardından Amerika Birleşik Devletleri’nde de bazı kütüphanelerde aynı gerekçeyle kitaplıklardan tamamen kaldırıldı.

Şeker Portakalı

Reklam

İşte neredeyse herkesin bildiği gibi Türkiye’de yasaklanması uygun görülen bu kitap, “100 Temel Eser” sıralamasına girmiş dolayısıyla hemen hemen her çocuğun evine girmeyi başarmıştır.

Çocuk edebiyatının önemli eserleri arasında yer alan Şeker Portakalı’nın yasaklanması CNNTürk’ün haberine göre bir velinin bu durumu paylaşmasıyla başladı.

Çocuğuna performans ödevi olarak verilen bu kitabı okuyan veli, kitapta geçen argo ve küfürlü sözleri fark edince kitabın yasaklanması için bir kampanya başlattı, nitekim çok sürmeden ülkede faal oluşturdu ve bakanlık kitabın yasaklanmasına karar verdi.

Bakanlık, daha sonra gerekçesinde, kitabın “Türk örf ve adetlerine uymadığını ve çocuk gelişimini olumsuz anlamda etkileyecek içeriğe sahip olduğunu” belirtti.

Reklam

Ardından Şeker Portakalı’nı öğrenciye performans ödevi olarak veren öğretmen hakkında soruşturma açıldı ve örtülü sansür süreci başladı.

Bülbülü Öldürmek

60’lı yıllarda ABD’de yayınlanan ve dünya genelinde de yankı uyandıran Bülbülü Öldürmek ülkemizde de en çok okunan kitaplar listesine adını yazdırmayı başardı.

Kitabın yayınlandığı yıllarda Amerika’nın güney kesiminde dönemin toplumsal sorunu olan ırkçılık hakimdi, kitabın içeriği de ırkçılığı ve bireyler arasındaki eşitsizliği ele alıyordu.

Reklam

Ancak bu kitabı sıra dışı yapan özellik, tüm bunların bir çocuk gözünden gerçekleşiyor olmasıydı. Böylesine sevilen ve ses getiren bir kitabın sizce kitabın yasaklanma nedeni ne olabilir?

Çocuklara ırkçılığı küfürlü bir dil kullanarak anlattığı gerekçesiyle ülke tarafından yasaklanarak raflardan kaldırıldı.

Yeni dönem olarak 2020 yılında Mississipi’de bir lisenin edebiyat müfredatından kaldırılması daha ilgi çekicidir.

Küçük Kara Balık

Reklam

Kitapların en hüzünlüsü olarak akıllara kazınan Küçük Kara Balık’ı bilmeyenimiz yoktur.

Evimize girmese bile hikayesiyle herkesi büyüleyen bir kitap bu. Peki bu kitabı hüzünlü hale getiren yazarı olabilir mi sizce?

O halde gelin yazar Samed Behrengi’nin yaşam hikayesine göz atalım. İranlı ünlü yazar Behrengi, 29 yaşında kurumaya yüz tutmuş bir gölde başı ezilerek bulunan ideallerine bağlı bir öğretmendir.

Hem öğrencilerine hem de kitaplarında anlattığı özgürlükçü, eşitlikçi ve sınırları zorlamak konularıyla bilinir.

Reklam

Bu yüzdendir ki, bu kavramlara uzak, bu kavramlardan korkan binlerce karanlık zihne ve onların nesline bu kitaplar yasaklanmıştır.

Ülkemizin de karanlık dönemlerinden biri olan 12 Eylül zamanlarında bu kitap ve onlarcası ülkemizde yasaklanmıştır.

Winnie-the-Pooh

Kurgu tarihindeki en bilinen ayı olarak karşımıza çıkan Winnie-the-Pooh, İngiliz yazar AA Milne tarafından kaleme alındı.

Milne’nin roman dizisinde yer alan Christoper Robin’in peluş ayısı ve dostu, Disney’in hikayeleri uyarlamasından sonra ülke genelinde popüler hale geldi.

Reklam

Orijinal kitap serisinin dışında birçok filme ve diziye imza atarak ekranlara taşındı. Ancak Avrupa’da bu kadar sevilmesine rağmen bazı kesimlerde sevilmedi.

Çin’de birçok insan tarafından bu şişman ayı ile Çin’in siyasi lideri Xi Jinping benzetiliyor ve sık sık olumsuz karşılaştırmalar yapılıyordu.

Çin hükümetinin bu kitabı yasaklama gerekçesi ise siyasi başkanlık makamının ve Xi’nin itibarını baltalamaya yönelik çabaların gözlenmesidir.

 Charlotte’s Web

Reklam

Konuşan kitaplar bir diğer deyişle konuşan hayvanlar, birçok kitapta tekrarlanan bir motif olarak karşımıza çıkar.

Charlotte’s Web de bu şekilde bir konu ele almaktadır. Konuşan bir örümcek tarafından hayatı kurtarılan bir domuz ve onun kalplere dokunan hikayesini anlatan bu kitap, Kansas’ta bir grup ebeveyn tarafından çocukların kitabı okumasının tehlikeli olabileceği gerekçesiyle kampanya başlatıldı. 2006’da gerçekleşen bu kampanya, “insanların yaratılan en üstün varlık olduğunu ve insana ait özelliklerin hiçbir canlıya yüklenmemesi gerektiğini aksi halde Tanrıya karşı çıkılmış sayılacağını” savunuyordu. 

 James and the Gianth Peach

İngiliz yazar Roald Dahl’ın kaleme aldığı bu çocuk kitabı gibi birçok kitap da çocuk edebiyatında önemli bir yere sahiptir.

Kitabın içeriğinde bir grup böcek ve örümceğin devasa bir şeftalide çıktıkları masalsı yolculuktan bahsediliyor.

Reklam

Kulağa çok büyüleyici ve ilgi çekici gelen bu konu, Wisconsin’de bir kasaba sakinleri tarafından nefretle karşılandı. Nefretin gerekçesi ise örümceğin şeftalinin dudaklarını yalamasının tasvir edilme biçiminin doğru bulunmamasıydı.

Cinsel içerikli bulunan bu kitap, çocuklar için uygun bulunmayarak yasaklandı.

Tarzan Seri Kitapları

Tarzan’ın daha çok kahramanlık yönüyle bilinmesinin aksine vahşilik yönü karakter için daha ağır basmaktadır.

Ormanda kapana kısılmış ve maymunlar tarafından büyütülmüş bir insanı anlatan Tarzan, popülerliğini korusa da Downey’de olumsuz tepkilere neden oldu.

Reklam

Okuyucular zaman zaman şiddet diliyle karşılaşsa da asıl öfke nedeni bu değildi.

Yasaklanmasına neden olacak o büyük tepkilerin sebebi ise Tarzan ve sevgilisi Jane’nin nikahsız birlikteliği idi. Ormanda birlikte yaşayan ve fantastik bir kurgudan ibaret olan bu çiftin, yasa dışı ilişkilerinden dolayı halk itiraz ederek kitabın bölgede yasaklanmasını uygun buldu.

Harriet the Spy

Yine bir baş karakterden dolayı yasaklanan bir kitap olan Harriet the Spy, baş karakterle aynı ismi taşımaktadır. Spy, sınıf arkadaşlarına karşı fazla acımasız ve dürüst olmasının yanı sıra tüm bunları belgelemektedir.

Sürekli öfke nöbetleri geçiren Harriet the Spy’nin romanda aslında bir çocuk psikiyatristiyle görüşme yapması gerekiyordu.

Reklam

Karakterin bu tutarsız davranışları çocukların gelişimini olumsuz yönde etkileyeceği gerekçesiyle kitabın yasaklanması uygun görüldü. Edebiyat tarihçilerinin iddiası ise Harriet’in isyankar doğasının çocukları “casusluk yapmaya ve küfretmeye” teşvik ettiğiydi.

Captain Underpants

George Beard ve Harold Hutchins’in baş karakterleri ile bilinen Captain Underpants, bu ikilinin maceralarıyla dolu fantastik bir kurgudur. Serinin bu denli ilgi çekici olması ise çocuksu mizah anlayışına sahip olmasından kaynaklanmaktadır.

Ne üzücüdür ki, bu kitap birkaç grubun olumsuz tepkisine neden oldu. Grubun bu öfkeli tavrı, Business Insider’ın haberine göre çıplaklık, cinsellik ve şiddet gibi içeriklere sahip olmasından kaynaklanıyordu.

Birkaç ebeveyn grubunun saldırganlığı normalleştirdiği gerekçesiyle kitabın yasaklanmasına neden olduğu bilinmektedir.

Reklam

Tüm bu çocuk kitaplarının, çocuk edebiyatında bu denli başarılı kitaplar olması ve yasaklanması olağan bir durum muydu?

Yazarlarının sayısız ödül aldığı bu eserler ölçülüp biçilmeden, gelişigüzel mi kaleme alınmıştı?

Yasaklanma nedenlerinden bağımsız olarak çocuklar için bir tehlike arz etmekte miydi?

Bunlara siz karar verin. Tüm kitapların bizi geliştirmesi, ufkumuzu açması ve dünyamıza bambaşka bakış açıları kazandırması dileğiyle…

Reklam
Okumaya Devam Et
Reklam
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarlar

KARAKTER MESELESİ

Yayınlandı

Tarih

Ahhhh!!doğduğumuz evler,yetiştirilme tarzımız,ince düşüncelerimiz,kimseleri kırmayışlarımız!Yolun yarısından çok sonra akıllanışlarımız! Ve halaaaa değişemeyip,kendi kendimize ! Parçalanıp,hiç birşey olmamış gibi devam edişlerimiz..
Alev alamayan dertler için için tüter, patlayamayan insan kendi içine çöker. Ah insan, bir alev alsa bitecek dertler, bir patlasa geçecek çöküntüler. Ama kolay değil, cesaret ister. Eyleme geçemezse insan, ya tüter ya çöker.
Evet Neden öyle?? Ye kürküm ye! adeta insanlık ölmüş dedirtiyor.

Meşhur parazit filminde bir sahne vardı şoför evin hanımından bahsederek ne kadar kibar diyordu aynı evde hizmetçi olan karısı da o kadar paranın içinde sesini yükselterek konuşacağı bir durum yok diyordu.
Gelir düzeyi de dahil mi?
Bu ülkede, daha doğrusu Orta Doğu kafasında bu böyle sanki. Avrupa’da herkes, herkese karşı kibar ve güler yüzlü.
“Ye kürküm ye ,bu itibar bana değil sana” misali..
Nasrettin hoca ye kürküm ye
insanların maddi üstünlükleri manevi acılarını bastırma gücü olarak kullanıldığında insani değerlerini kaybettiklerini gösteriyor ve asıl acınacak duruma geldikleri görülüyor.. Makamla gelen saygı,nezaketin değeri var mı? Makama değer veren için evet,makamda gözü olmayan için çöpcüde insan kral da
ama ben çoğu zaman bu durumun tam tersini görüyorum. Kendini ilah zanneden yöneticiler var haşa kısacası “ben” diyor. Ama olması gereken dediğiniz gibi, insanın makamı yükseldikçe gönlü alçalır daha nazik, anlayışlı ve kibar olur.İnsandan insana fark var.Konumu yükseldikçe zorbalaşan, kıskanan. Yine konumu yükseldikçe kibar nazik mütevazi olan. Kimi şeytanın kimi Allah’ın yolunda.
insan olmak herkese nasip olmuyor.

Konumunuz ve paranız yoksa sizi ne aralarına alırlar ne de selam verirler.
Konumu torpille yükselen ama baksan kendini bile yönetemeyen insan şimdi güleryüzlü ve anlayışlı ve de kibar mı oluyor.!
Öyle olmasının, biraz da insanların karakter ve kültürel yapılarıyla alakalı olduğunu düşünüyorum.
Ummadığın anda baş yaran dost sandığin ile anlarsın. Bu döngü hep devam ediyor. En temel ihtiyaçlarını karşılayamazlarken, gülmeyi unutan güzel insanlarımız.. %9 üzücü
Konumu yüksek olanlar elbette relaxlar, ve gülümserler, yoksa güler yüzlü olduklarından değil her halde..
Ah keşke dünyamız gülse hep beraber, umut işte neden olmasın ki?
Bu konumu yükselenlerin veya düşenlerin davranışı mı yoksa onlara karşı olan davranışlar konuma bağlı olmayacak ilişkiler , dostluklar kurmak en iyi çözüm olsa gerek. Sahici, içten ..
Sabit olmayan “insan olmayanların” davranışları olabilir mi?
Yoksulluk demedim Bazılarıyla güç savaşı vermeniz gerekir.Çünkü onlar hayatı diğeri kaybedince kazandıklarını zannederler.
Paulo Freire’ye göre,
önceden ezilen bir insan güç ve şöhret
kazandığında, eğer eleştirel bilinç
geliştirmemişse kolayca eski ezenlerin
davranışlarını taklit eder ve en temel ihtiyaçlarıni insan doğası açıklanamaz.
Yani, hani deniyor ya sırf varoluşun icin değerlisin, aslinda öyle degil.! Bir konumdaysan daha değerlisin.
Herkese üstten bakanların özdeğer sorunları oluyor, herkese çok iyi davrananların da reddedilme korkusu ikisinin üzerine de çalışmak lazım.
Ben böyle davranmam. Konumum yüksekken de düşükken de bana yine aynı güzellikte davranış özellikleri sergileyen insanlar tanıyorum bu net kavram değil, ahlak karakter fitrat meselesi.Böyle olduğunu düşünmüyorum. Mütevazı insanlar her zaman kendilerini bilir, özsaygıları gelişmiştir, herkese kendilerine davranılmasıni istedikleri gibi davranır ki bu bazı insanlarca suistimal edilir tepesine çıkmaya ve kıskançlık yapmaya çalışırlar ama bu tarz insanlar öyle insanlardan hizla uzaklaşırlar. Bence insan herkese karşısındaki ona kıymet verdiği ölçüde değer vermeli. İlk tanıştığınızda güler yüzlü olabilirsiniz ama davranışlarınızı karşınızdakinin davranışlarına göre şekillendirmelisiniz. Böyle sınır koyabilir ve kendinizi koruyabilirsiniz. Herkese insan doğası açıklanamaz,
Çok arayışı ve endişesi içerisinde
Fayda ilişkisi, al-ver ilişkisidir. Yani ticarettir. Fayda tedarikçisi de masum değildir çünkü karşılığında hiçbir şey talep etmese bile, veren taraf olmanın sağladığı üstünlük duygusunun peşinde olabilir.
Son iki yıldır bu dediğinizi iyi yaşadım ama iyiler her zaman kazanır elbet güzel günler görülecek…Sanıyorsunuz ki insanlara göre
konumun düşüklüğü bazen eğitim düşüklüğüyle de doğru orantılı oluyor, net olarak her konumdaki kişiler iyi ya da kötü olmuyor.

Bazen de tam tersi olur senden nemalanmaya çalışırlar, sen sınır koyunca zorbalamaya başlarlar. Yada yalnızca kıskançlıktan düşmanların artar. Para, güzellik, başarı bunlar beraberinde yalnızlığı getiriyor malesef..
Ne yazık ki ne kadar doğru ! Tam tersi de olabilir.
Sığ insanların davranış
biçimi mütevazı insanlar niçin
içindeki öz çok daha kıymetlidir.
Para ve güç sizde olunca herkes size yakın oluyor.
Genelde bunun tersi yaşanıyor yükselipte fravun olmayan çok az kişi var, düştükçe ezik kendini acındiran çok kişi var. Insanin aslı güçlüyken ortaya çıkar. Tersini çok gördüm. Bence karakter önemli.!
Kesinlikle şu anda yaşadığım.. Allah kimseyi gördüğü günden geri koymasın
Ekonomik düzeyi yüksek semtlerde insanların toplu taşımaya nasıl bindiğine bakmak yeterli..!
Yooo..Çoğumuz öyle sanmıyordur zaten .. Öyle sanmayacak kadar deneyimlerimiz ve gözlemlerimiz vardır, çoğumuzun .. ama insanların SADECE insan kimliklerine veya “doğru- düzgün KARAKTER” düzeylerine göre davranıp kıymet veren kisiler de, az sayıda da olsa vardır.
Gerçeklerin bu kadar güzel ifade edilmesi.zamanın bize olduğunun göstergesidir.
işte asıl insan olmanın gereği de konuma göre davranmamaya çalişmak bu konuda gösterdiğimiz her çaba bizi güçlendirir. Sanıyorsunuz ki.! insan doğası ve davranışları sabit. Konumunuz yükseldikçe insanların nasıl kibar, güleryüzlü ve anlayışlı olduklarını, konumunuz düştükçe de nasıl zorba ve acımasız olduklarını tekrar bir düşünün isterseniz.
Düşündüm. Çok fena! benzer bir açidan ben de insanların karakteri eline güç geçince daha fazla ortaya çıktığını düşünüyorum. Mutlak iktidarın mutlak bozması gibi mesela!

Reklam

Sevgilerimle
DERYA SUCUKÇU

Okumaya Devam Et

Yazarlar

KÖTÜLÜKTEN BESLENEN RUHLAR

Yayınlandı

Tarih

Kötülük her zaman öfkeli değildir. Bazen sakindir.
Bir başkasının düştüğünü gördüğünde belli belirsiz gülümser. Birinin başarısızlığını duyduğunda içinden küçük bir ferahlık geçirir. Bir yuva dağıldığında, bir insan itibarını kaybettiğinde, biri çaresiz kaldığında söyleyecek o tanıdık cümleyi mutlaka bulur:
“Etme bulma dünyası…”
Böylece başkasının acısından duyduğu hazzı adalet duygusu gibi sunar.
Oysa insan ruhunun en karanlık köşelerinden biri tam da burada saklıdır:
Başkasının acısıyla kendini iyi hissetmek.
Psikolojide bunun bir karşılığı var: Schadenfreude. Başkasının talihsizliğinden haz duyma.
Fakat kavramın bir adı olması, onu daha masum yapmıyor.
Çünkü mesele yalnızca insanın içinde beliren kısa bir memnuniyet duygusu değil. Asıl mesele, bir süre sonra başkasının acısına ihtiyaç duymaya başlamaktır.
Kendi hayatında yükselemeyen, başkasının düşüşünden yükseklik devşirir.
Kendisi ışık üretemeyen, başkasının ışığını söndürerek karanlıkta daha görünür olduğunu sanır.
Nietzsche’nin üzerinde durduğu hınç, belki de burada anlam kazanır. İnsan bazen değiştiremediği hayatının öfkesini kendisine yöneltmek yerine dünyaya dağıtır. Kendi eksikleriyle yüzleşmek yerine başkasının kusurlarını büyütür.
Çünkü insanın kendisine bakması zordur. Başkalarına bakmak kolay.
Kendi başarısızlığını anlamaya çalışmak acıtır. Başkasının başarısızlığını konuşmak eğlendirir.
Belki bu yüzden dedikodu hiçbir çağda ölmedi. Sadece biçim değiştirdi.
Eskiden kapı önlerinde, kahvehanelerde, komşu sofralarında dolaşan sözler bugün ekranlarda dolaşıyor. Üstelik artık kötülüğün seyircisi değil yalnızca; dağıtıcısı da olabiliyoruz.
Bir insan hata yapıyor. Sonra kalabalık geliyor. Hakaret ediyor. Aşağılıyor. Geçmişini çıkarıyor.
Ailesini buluyor. Fotoğraflarını yayıyor. Ve bütün bunları yaparken kendisini kötü biri olarak görmüyor.
Tam tersine, çoğu zaman ahlaken üstün hissediyor.
İşte tehlike burada başlıyor.
Kötülüğün en tehlikeli hâli, kendisini ahlak zannetmeye başladığı andır.
Çünkü kötülük nadiren “Ben kötüyüm” diyerek gelir.
Genellikle kendisine daima makul cümleler bulur:
“Hak etti.”
“Ben sadece gerçeği söyledim.”
“Böylelerine merhamet edilmez.”
“İyi olmuş.”

Vicdanın susturulması için bazen büyük ideolojilere gerek yoktur. Küçük gerekçeler yeter.

Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı üzerine düşüncesinin hâlâ bizi rahatsız etmesinin nedeni de budur. Kötülük yalnızca olağanüstü zalim insanların işi değildir. Sıradan insanların düşünmekten vazgeçtiği, sorumluluğu kalabalığa bıraktığı ve vicdanını başkasının hükmüne teslim ettiği yerde de büyüyebilir.
Belki de bir toplum için asıl tehlike, içinde kötü insanların bulunması değildir. Çünkü onlar her çağda vardı. Asıl tehlike, kötülüğün gündelik hayatın olağan bir parçasına dönüşmesidir.
Bir hayvana yapılan eziyet karşısında duyarsızlaşmak…
Bir çocuğun aşağılanmasını eğlenceye çevirmek…
Bir insanın çaresizliğini telefon kamerasıyla kaydetmek…
Birinin ölümünün, hastalığının, boşanmasının, iflasının ya da düşüşünün altında alaycı cümleler kurmak…
Bunların her biri küçük bir olay gibi görünür. Ama vicdan da birdenbire ölmez zaten.
Yavaş yavaş aşınır.
İnsan önce bir şeye üzülmemeye başlar. Sonra alışır. Sonra seyreder. Sonra paylaşır. Sonra güler.
Ve sonunda yaptığı şeyin neden kötü olduğunu anlayamaz hâle gelir.

Erich Fromm, insanın yıkıcılığını incelerken yaşamı seven ile yaşamı tüketen yönelim arasındaki fark üzerinde durur.
Belki mesele gerçekten bu kadar yalındır:
Bazı insanlar varlıklarını üreterek, bazıları ise tüketerek hisseder.
Biri insan yüceltir. Diğeri aşağılar.
Biri onarır. Diğeri kırar.

Reklam

Biri kendi ışığını yakar. Diğeri, odanın karanlık olması için başkalarının lambalarını söndürür.
Çünkü yaratmak zordur. Yıkmak kolay.
Bir ağacın büyümesi yıllar sürer. Kesilmesi dakikalar.
Bir insanın güvenini kazanmak yıllar alabilir. Onu incitmek için bazen tek cümle yeter.
Belki uygarlık dediğimiz şey de bundan daha karmaşık değildir:
“Zarar verebilecek güce sahipken zarar vermemeyi seçebilmek.”

Bu yüzden kötülüğü yalnızca büyük suçlarda aramak yanıltıcıdır.
Bazen kötülük küçücük bir kahkahada saklanır.
Bir başkasının utancından duyulan keyifte…
Bir yenilgiden alınan hazda…
Bir yaranın biraz daha kanamasını isteyen merakta…
Ve belki insanın kendisine sorması gereken en zor soru şudur:
Ben gerçekten iyiliği mi seviyorum, yoksa yalnızca sevmediğim insanların başına kötülük gelmesini mi?
Çünkü bunlar aynı şey değildir.
İyi insan olmak, yalnızca sevdiklerimize merhamet etmekle ölçülmez.
Asıl sınav, öfkelendiğimizde başlar.
Gücümüz varken.
Kalabalık bizim tarafımızdayken.
Karşımızdaki savunmasızken.
İşte insanın kim olduğu biraz da orada belli olur.
Çünkü kötülükten beslenen ruhların en büyük açlığı başkasının acısı değildir aslında.
Kendi içlerindeki boşluktur.
Ve hiçbir insanın yarası, başka bir insanın içindeki o boşluğu gerçekten dolduramaz.

Reklam
Okumaya Devam Et

Yazarlar

İnsanın iç âleminden yeryüzüne uzanan ahlâk yolculuğu

Yayınlandı

Tarih

İnsan, yeryüzüne yalnız yaşamak için değil, bir emanet taşımak üzere gelir. O emanetin adı kimi zaman merhamet, kimi zaman adalet, kimi zaman vefa olur. Her biri insanın iç âleminde kök salan, hâline sirayet eden bir ahlâkın tezahürüdür.

Bir cemiyetin kudreti, taşında toprağında yahut servetinde değil; fertlerinin birbirine karşı taşıdığı mesuliyettedir. Gönüller birbirinden koptuğunda en sağlam yapılar dahi içten içe harap olur. Muhabbetin yerini menfaat, hürmetin yerini kibir, vefanın yerini unutkanlık aldığında insan kalabalıklar içinde dahi garip düşer.

Asrın gürültüsü ruhun sesini bastırıyor. Sürat çoğalıyor, sükûnet azalıyor. İnsan birbirine daha kolay ulaşırken birbirini anlamakta zorlanıyor. Nice söz söyleniyor, nice görüntü paylaşılıyor; lâkin gönülden gönüle varan yol her geçen gün biraz daha tenhalaşıyor.

Mesele, güzel sözleri bilmek değil; o sözlerin hakkını hâl ile vermektir.

Reklam

Merhamet, muhtaç olana yukarıdan bakmadan eğilebilmektir. Adalet, kendi nefsinin aleyhine dahi olsa hakkı sahibine teslim etmektir. Sabır, gönlün daraldığı yerde dili incitmekten muhafaza etmektir. Vefa, menfaat sona erdiğinde dahi kapıyı kapatmamaktır. Hürmet ise kendinden gayrı olana tahammül değil, onun da Yaradan’ın nazarında bir emanet olduğunu idrak etmektir.

İnsan terbiyesi evvelâ gönülde başlar. Çocuğa verilen her nasihat, davranışla mühürlenmediği müddetçe eksik kalır. Bir babanın vakarında, bir annenin şefkatinde, bir muallimin adaletinde nesiller boyu sürecek sessiz bir irfan bulunur. Hâl, kelâmdan önce konuşur.

Bu sebeple ıslahı uzaklarda aramak yerine insanın kendi nefsine nazar etmesi gerekir. Dilimiz kimi incitti, elimiz kime uzandı, gönlümüz kimi hor gördü? Kendi kusurunu görebilenin nazarı başkasının ayıbından çekilir. Nefsine galip gelmeye başlayan insan, çevresine de rahmet nazarıyla bakmaya başlar.

İslâm’ın insana verdiği kıymet de bu idrakle derinleşir. İnsan, eşref-i mahlûkat olarak yaratılmıştır. Lâkin şeref yalnızca yaratılışta değil, emaneti taşıma biçimindedir. Rabbine kulluğun hakikati, O’nun kullarına muamelede görünür. Mazluma sahip çıkmak, yetimi gözetmek, komşunun hakkını bilmek, kul hakkından sakınmak, gönül incitmemeye gayret etmek; ibadetin hayata akseden tarafıdır.

Tasavvuf nazarında da insanın asıl seyr ü sülûku kendi iç âlemine doğrudur. Yol uzakta değildir. Aranan hakikat, insanın kendi nefsinin perdeleri ardında gizlenmiştir. Kibir azaldıkça gönül genişler, hırs sustukça kanaat konuşur, benlik inceldikçe muhabbet zuhur eder.

Reklam

Bir gönlün imarı, bir şehrin imarından daha mühimdir. Gönüller mamur olduğunda sokaklar da, haneler de, cemiyet de kendi huzurunu bulur. Yeryüzündeki asıl tahribat çoğu zaman taşta değil, insanın içindedir.

İnsanın ardında bırakacağı en kıymetli miras da serveti değil, dokunduğu gönüllerdir. Kimi zaman bir özür, kimi zaman bir tebessüm, kimi zaman sessizce yapılan bir iyilik ömrün bütün gürültüsünden daha kalıcı olur.

Ömür kısa, emanet ağırdır.

İnsana düşen, bu kısa yolculukta gönül kırmadan yürüyebilmek; hakkı gözetmek, merhameti çoğaltmak, iyiliği gösterişten azade kılmaktır. İsmi unutulsa dahi bir hayrın içinde izi kalabilenlerden olmak…

Zira insan fânidir ,hâli bâkî bir iz bırakır.

Reklam

Asıl medeniyet de burada tecelli eder:
Gönlü incitmemek, hakkı gözetmek, emanete riayet etmek ve iyiliği sessizce çoğaltmak.

Yolunuz gül renginde, gül kokusunda olsun…

Okumaya Devam Et

Trenler