Judith Butler’a gecikmiş bir teşekkür, küçük bir itiraz ve bolca toplumsal arıza tespiti…
Judith Butler’a gecikmiş bir teşekkür, küçük bir itiraz ve bolca toplumsal arıza tespiti…
İnsan doğar, toplum hemen işe koyulur.
Henüz konuşmayı öğrenmemişsinizdir ama nasıl konuşmanız gerektiği çoktan belirlenmiştir. Ağlamanızın, gülmenizin, oturmanızın, hatta hangi renkten hoşlanacağınızın bile bir cinsiyeti vardır.
Pembe mi? Kız.
Mavi mi? Erkek.
Oyuncak bebek mi? Annelik provası.
Oyuncak araba mı? Geleceğin direksiyon hâkimiyeti.
Daha yürümeyi öğrenmeden hayatın görünmez yönetmeliğine tabi tutulursunuz. Üstelik itiraz hakkınız yoktur. Çünkü yönetmeliği kimin yazdığı belli değildir.
İşte tam bu noktada Judith Butler çıkagelir ve 1990 yılında yayımladığı Cinsiyet Belası kitabıyla toplumsal düzenin ortasına son derece rahatsız edici bir soru bırakır:
Kadınlık ve erkeklik dediğimiz şeylerin ne kadarı biyolojik gerçeklik, ne kadarı toplumsal beklentidir?
Toplum bu sorudan pek hoşlanmaz.
Çünkü toplum sorulardan çok, kuralları sever. Özellikle de kendisinin koyduğunu unuttuğu kuralları.
Kadın Gibi Ol, Ama Fazla da Olma!
Kadınsan güçlü olmalısın ama erkekleri ürkütmeyecek kadar. Bağımsız olmalısın ama aile düzenini sarsmayacak kadar. Güzel olmalısın ama güzelliğinin farkında olmayacak kadar.
Erkeksen ağlamamalısın, korkmamalısın, duygularını belli etmemelisin.
Sonra aynı toplum erkeklerin neden duygularını ifade edemediğinden, kadınların neden kendilerini sürekli kanıtlamak zorunda hissettiğinden yakınır. Doğrusu, insan bu tutarlılık karşısında hayranlığını gizleyemiyor! Önce insanı kalıba sokup sonra neden rahat hareket edemediğini soruyoruz.
Butler’ın dikkat çektiği mesele tam da burada başlıyor: Toplumsal cinsiyet yalnızca sahip olduğumuz bir kimlik değil, tekrar eden davranışlar, söylemler ve beklentiler aracılığıyla sürekli üretilen bir düzen.
Yani mesele sabah uyanıp kadınlık ya da erkeklik rolünü seçmek değil. Daha biz seçim yaptığımızı sanmadan seçeneklerin sınırlarının çizilmiş olması.
Bir Peruk, Bir Filozof ve Toplumsal Panik
Butler’ın drag performanslarına ilgisi de buradan kaynaklanır. (drag performansları, kişinin kıyafet, makyaj, saç, ses, jest ve beden dili aracılığıyla kadınlık veya erkeklik ifadelerini sahnede canlandırdığı, çoğu zaman abarttığı ve bazen de hicvettiği sanatsal gösterilerdir.)
Sahnedeki abartılı kadınlık ya da erkeklik sunumları, gündelik hayatta doğal kabul ettiğimiz davranışların ne kadarının tekrar ve taklide dayandığını görünür kılar.
Bir insanın yürüyüşü, sesi, kıyafeti ya da jestleri değiştiğinde neden bu kadar şaşırıyoruz? Çünkü zihnimizdeki kategoriler sarsılıyor.
Aslında Butler bize herkesin sahte olduğunu söylemez. Doğal ve değişmez sandığımız bazı kimlik kalıplarının nasıl üretildiğini sorgular. Ama burada Butler’a küçük bir itirazım var.
İnsanın bütün kimlik deneyimini toplumsal normlar üzerinden açıklamaya çalışırken bedenin, biyolojinin ve bireysel yaşantının karmaşıklığını yeterince hesaba katıyor muyuz?
Çünkü insan yalnızca toplumun yazdığı bir metin değildir. Bedeni, psikolojisi, geçmişi ve kişisel deneyimleriyle çok daha karmaşık bir varlıktır. Toplumsal kalıpları sorgulamak başka, insanı yalnızca bu kalıpların ürünü olarak görmek başkadır.
Toplumun Görünmez Teknik Servisi
Asıl ilginç olan, toplumsal kuralların nasıl korunduğudur.
Bir kadın alışılmışın dışında davranır, hemen uyarı gelir: “Kadın dediğin böyle olmaz!”
Bir erkek ağlar: “Erkek adam ağlar mı?”
Peki bu standartları kim belirledi? Hangi bilimsel kurul erkeklerin gözyaşını yasakladı? Hangi evrensel yasa kadınların kahkahasına ses sınırı getirdi? Bilinmiyor.
Ama herkes uygulama konusunda son derece disiplinli. Üstelik toplumun teknik servisi yirmi dört saat çalışıyor. Komşular, akrabalar, sosyal medya yorumcuları… Herkes başkasının kimliğindeki arızayı tespit etmekle meşgul. Kendi önyargılarının bakımını yaptıran ise pek yok.
Peki, Gerçekten Özgür müyüz?
Butler’ın düşüncesi insanı rahatsız eden bir ihtimali ortaya çıkarıyor:
Ya kendimize ait sandığımız bazı tercihler, aslında kabul görmek için öğrendiğimiz alışkanlıklarsa?
Ya güçlü görünme çabamız, kırılganlığımızı saklamamız ya da sürekli onay aramamız bize öğretilmiş davranışlarsa? Psikoloji açısından da önemli olan soru budur.
Çünkü insan bazen kendi isteğiyle hareket ettiğini düşünürken reddedilme korkusunun, aidiyet ihtiyacının veya çocukluğunda öğrendiği rollerin etkisi altında kalabilir. Fakat burada başka bir tehlike daha var. Eski kalıpları yıkarken yenilerini inşa etmek.
Dün “Kadın dediğin şöyle olur” diyen toplumun, bugün “Özgür kadın dediğin böyle olur” diye yeni bir reçete yazması pek de şaşırtıcı olmaz.
Demek ki mesele yalnızca hangi rolü oynadığımız değil, başkalarına hangi rolleri zorunlu tuttuğumuzdur.
Sonuç: Arıza Kimde?
Judith Butler’a teşekkür borçluyuz. Çünkü bize alışkanlıklarımızın doğa kanunu olmadığını, bazı toplumsal doğruların yalnızca uzun zamandır tekrarlanan kabuller olabileceğini hatırlatıyor.
Ama ona küçük bir sitemim de var: Sayın Butler, zaten kim olduğumuzu anlamaya çalışırken bir de kimliğimizin nasıl üretildiğini sorgulattınız!
Şimdi aynaya bakıyoruz. Kendimizi görüyoruz ama arkamızda aileyi, okulu, kültürü, gelenekleri ve toplumun bitmek bilmeyen beklentilerini de fark ediyoruz.
Belki de asıl soru, toplumsal cinsiyetimizin arızalı olup olmadığı değildir. Asıl soru, insanı sürekli tamir edilmesi gereken bir varlık gibi gören toplumun ne kadar sağlıklı olduğudur.
Ve galiba teknik servise gönderilmesi gereken şey kimliğimiz değil, başkalarının nasıl yaşaması gerektiğine karar verme alışkanlığımızdır.
Üstelik arıza oldukça eski. Garanti süresi de çoktan dolmuş!