Bizi Takip Edin

Yazarlar

BİR KAVRAM KARMAŞASI: SANATI VE İNSANI AYRI DÜŞÜNME ÇABASI.

yazar

Yayınlandı

Tarih

Dr. Nil Yüzbaşıoğlu Yazdı: BİR KAVRAM KARMAŞASI: SANATI VE İNSANI AYRI DÜŞÜNME ÇABASI.

Sanatın, onun üzerine düşünen, onu değerlendiren ve onu icra eden bilinçli insanlar tarafından yapılmış pek çok tanımı vardır. Bu tanımlar, onu tanımlayan kişi, grup veya akımların manfiestoları; çağın gerekleri, dönemin eğilim ve ihtiyaçları üzerinden çok çeşitli şekillerde ortaya çıkar. Sanatın tanımları ve işleniş biçimi ile ilgili tartışmalı ya da artık geçerliliğini yitirmiş eğilimleri ne olursa olsun hepsinin ortak bir noktası vardır: İnsan.


Sanat bir alan olarak, bilinçli bir biçimde sınıflandırılmaya ve sanatın üzerinde çeşitli görüşler bildirilmeye başlandığında ‘mimesis’ kavramı biliçli bir düzeyde değerlendirilmeye başlandı. Konumuz bu görüşler ya da bu görüşlerin evrimi değil; konumuz, sanatın temelini çok basit bir biçimde gerçeğin kurgulanmış hali olarak almak ve onun insanla olan bağını açıklamak olacaktır. Nasıl bir kurgu? Hangi gerçeğin kurgulanışı? İnsan ve insanlık tarihi sanatın neresinde? İnsanı sanattan ayrı düşürmek bir “çaba” mı?

Reklam


Sanat ve evrim süreci üzerine yazdığım yazıda, sanat ve insanın nasıl ayrılmaz bir bütün olduğunu anlatmıştım. Zaten nasıl ayrılabilir ki, sanatı üreten insan değil mi? Ancak burada çok önemli bir nokta var ve bu noktadaki görüş oldukça yaygın: “Sanat elitist bir kavramdır, herkes sanatı anlamaz, dolayısıyla belli bir zümreye hitap eder.” Kavram karmaşasını besleyen bu görüşü ögelerine ayırıp, her şeyi yerli yerine oturtmak gerekir.


Öncelikle, gerçek bir sanat eserini herkesin teknik olarak anlayamayacağı; bir akademisyen, nitelikli bir sanatsever ya da bir sanatçı tarafından değerinin, derinliğinin, emsalleri ve sanat tarihini içindeki yerinin belirlenebilineceği tartışılmaz bir gerçektir. Ancak bu gerçek sanatı, toplumdan ve sosyal hayatın en uzakmış gibi görünen alanlarından ayırmaz. Şöyle düşünelim; sayısal bilimler, onun uzmanı olmayan insan için idraki zordur; ama onun sonuçlarından biri olan teknolojik gelişmeler hayatımızın içinde ve kullandığımız teknolojik aletlerin çalışma prensibini bilmiyoruz. Buna rağmen kendimizi teknolojinin uzağında görmüyoruz. O halde neden insanlığın bilincini, serüvenini ve ruhunu yansıtan sanatı yabancı bir şey gibi görüyoruz? Sanatın elitist bir alan olması ise bu noktada aydınlatılması gereken ikinci unsur. Çünkü evet, öyle denebilir; herkes sanatçı olamaz, herkes sanatı derinden kavrayamaz, herkes onun değerini ölçemez. Ancak burada “elit” olanı, zihinle alakalı bir kategoriye oturtmak gerekir. Benim bu görüşüme karşılık, birileri diyecektir ki, ama sanatın geçmişinde aristokrasi ve burjuvazinin yeri aşikar. Bu söylem doğru olmakla birlikte, zamanın geçtiğini, çağın değiştiğini unutmamak lazım. Okuma yazma oranının az, insanların çoğunlukla aç ya da çalışma derdinde olduğu bir yerde, eğer içinde bir sanat dehası yoksa, sanatla ilgilenmesi mümkün olmayacaktır. Lakin bu da sanatı ve insanı ayrı kılacak bir kategori değil. Sanatın elitist bir çaba olmasına dönelim. Doğuştan bir deha olarak dünyaya gelenlerden ayrı olarak sanatı anlamlandırmak veya onu icra etmek için belli bir tedrisattan geçmeniz ve disiplinle çalışmanız gerekir. Böyle olduğu takdirde işte siz sanatın kapılarını açmış ve bu bağlamda “elit” bir zihinsiniz. O zaman baştaki tezi şu düşüceye doğru çekebiliriz: “Sanat, zihnen kendini geliştirmiş veya geliştirmeye açık herkesin talep edebileceği bir alandır.”


Yukarıda ‘talep etmek’ ifadesini özellikle kullandım. Çünkü uzun bir paragraf boyunca insan ve sanatın birlikteliğini anlattım ve dedim ki, işin uzmanıysanız sanatı anlamlandırma ve değerlendirme işlevini daha nitelikli ve nesnel bir biçimde gerçekleştirirsiniz. Peki sanatın insana ulaşması için bu işlevlere ihtiyacı var mı? Tabii ki yok.Bir eserle muhatap olduğunuzda ya da onu icra etmeye çalıştığınızda hissetiklerinizi, yaşadığınız duygusal ve düşünsel arınmayı nereye oturtacağız? Sanatın anlaşılmak için değil, duyulmak için olduğunu(bu fikirde olan sanatçılar ve teorisyenler mevcut) kavrayalım o vakit. Sanatın hitap ettiği kitlenin genişlemesi de işte bu noktada başlıyor. Bir eseri didik didik etmek, ondan alınacak estetik hazzı, ondan öğrendiklerinizi ve ondan kaynaklanan katharsisi çoğu zaman örseler. Üstelik bu zorunlu da değildir, eserin size bir şeyler öğretmesi, sizi dönüştürmesi, duygularınızı harekete geçirmesi, sizi cesaretlendirmesi, ufkunuzu açması, görmediğinizi göstermesi vb. için işin uzmanı olmanıza gerek yok. Eserle zihniniz arasında önyargısız bir köprü kurmanız yeterli. O anda ya da daha sonra, o eserden aldığınız çok kazanım olduğunu farkedeceksiniz.
Bir eserden kazanım elde etmek, alımlama estetiği bakımından çok temel eylemleri temsil eder. Bu eylemlerin içinde en yararlı olanı sanatın insanın imdadına yetişmesidir. Var olduğu zamandan bu yana, varlığını anlamlandırmak, dünyayı anlamlandırmak ve birbiriyle savaşmak zorunda kalan insanın içinde boğulduğu dünya ve varlık açmazında sığındığı güvenli limanı sanattır. Sanat öyle bir kurgudur ki, gerçeği eline aldığında onu sadece estetik süzgeçlerden geçirmez, onu bir üst akıl süzgecinden de geçirir. Üstüne üstlük elimizde binlerce yıllık bir külliyat mevcut ve zamanını aşan her eser bize binlerce yıllık bir tecrübeyi aktarıyor. Zor zamanlarda sanata sarılmanın faydası, bence sanat ve insan arasındaki en büyük dayanışma; hele de uyarıcının ve zorluğun bu denli çok olduğu bir dünyada. Gerçeğin cevabını kurguyla veren bir hazine var elimizde.
Bir tablo düşünün, bu tablo Kurtuluş Savaşı’ndan bir sahneyi resmetmiş olsun. Acı, hüzün, minnet, kızgınlık,nefret, gurur ve vatanpervelik duygularının hepsini aynı anda yaşarsınız. Yine bir roman düşünün ki, çağımızın toplum ve sistem tarafından kuşatılmış, gerçek ve doğru algısını yitirmiş, bu durumun içinden çıkamayan bireyini ele alsın. O romanın kişileriyle aynileşirsiniz. Çaresizlik, boğulma, kaygı, korku, acı, sevgi, hüzün, melankoli gibi duyguların içinde kalırsınız. Ancak roman size bunlardan nasıl kurtulabileceğinizin anahtarını bir yerde sunuyordur. Bunu görebilirseniz sancınız bir ölçüde azalır ya da ona bir çözüm bulursunuz. Bütün bunları yapmak için uzman olmanıza, o eserin teknik özelliklerini ortaya koymanıza, o eserin sanat tarihi içindeki yerini belirlemenize gerek yok. O sanatın insanla ilişkili olduğu başka bir alan.
Sanatı insandan ayrı düşünme çabası hususu gözlemlerime göre bilmemekten ya da kendini sanat ehli ilan eden ama olmayan insanların boşboğazlıklarından kaynaklanıyor. Sanatın tarihinde aristokrasi ve burjuva olduğu gibi halk da var. Manileri, türküleri söyleyen kim? Evet, mesela bir Karacaoğlan’ı anlamak kolay gibi görünür, ama değildir. Lakin Karacaoğlan’ı hissedebilirsiniz. Tarlasında çalışırken mırıldanan bir köylü, ritimle birlikte duygu katharsisi yaşıyor, sadece estetik bir eylem içinde olduğunun farkında değil. Aynı ritimle ve maskeyle ritüel yapan ilk insan misali. Sanatı böyle bir çabanın içine oturtmak asla onun sınırlarını daraltmak değil, aksine sanatın sınırı o kadar geniş ki, farkında ya da değil, her insan onu bir şekilde kullanıyor.
Sanatı insandan uzaklaştırma çabası içinde olan ikinci grup, sanatın özünü, tarihin, teorisini bilmeyen sözde sanatseverlerdir. Ço az bir bilgi ve yetenekle, girdiklerini düşündükleri sanatın içinde okadar debelenirler ki, yaşadıkları aşağılık kopmleksi onları sanatı tekelleştirme çabasına iter. Günümüzde insanların sanatçı ya da akdemisyen zannettikleri bu insanların, sanata en büyük zararı verdiklerini düşünüyorum.
Birileri ne derse desin insan ve sanat, insanlığın ritüllerinden ve onun “Homo Ludens” olarak var oluşundan doğmuştur. Yeri evrim sürecinde açıkça görülmektedir. Sürekli bir şeylerle savaşmak zorunda olduğumuz bir dünyada yaşıyoruz. İnsanlık için çok zor bir süreçten geçiyoruz. Elimizdeki hazinenin farkına varmamız, sanatın kıymetini ve yüceliğini anlamamız dileğiyle.

Reklam

Nil Yüzbaşıoğlu.

Okumaya Devam Et
Reklam
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarlar

KARAKTER MESELESİ

Yayınlandı

Tarih

Ahhhh!!doğduğumuz evler,yetiştirilme tarzımız,ince düşüncelerimiz,kimseleri kırmayışlarımız!Yolun yarısından çok sonra akıllanışlarımız! Ve halaaaa değişemeyip,kendi kendimize ! Parçalanıp,hiç birşey olmamış gibi devam edişlerimiz..
Alev alamayan dertler için için tüter, patlayamayan insan kendi içine çöker. Ah insan, bir alev alsa bitecek dertler, bir patlasa geçecek çöküntüler. Ama kolay değil, cesaret ister. Eyleme geçemezse insan, ya tüter ya çöker.
Evet Neden öyle?? Ye kürküm ye! adeta insanlık ölmüş dedirtiyor.

Meşhur parazit filminde bir sahne vardı şoför evin hanımından bahsederek ne kadar kibar diyordu aynı evde hizmetçi olan karısı da o kadar paranın içinde sesini yükselterek konuşacağı bir durum yok diyordu.
Gelir düzeyi de dahil mi?
Bu ülkede, daha doğrusu Orta Doğu kafasında bu böyle sanki. Avrupa’da herkes, herkese karşı kibar ve güler yüzlü.
“Ye kürküm ye ,bu itibar bana değil sana” misali..
Nasrettin hoca ye kürküm ye
insanların maddi üstünlükleri manevi acılarını bastırma gücü olarak kullanıldığında insani değerlerini kaybettiklerini gösteriyor ve asıl acınacak duruma geldikleri görülüyor.. Makamla gelen saygı,nezaketin değeri var mı? Makama değer veren için evet,makamda gözü olmayan için çöpcüde insan kral da
ama ben çoğu zaman bu durumun tam tersini görüyorum. Kendini ilah zanneden yöneticiler var haşa kısacası “ben” diyor. Ama olması gereken dediğiniz gibi, insanın makamı yükseldikçe gönlü alçalır daha nazik, anlayışlı ve kibar olur.İnsandan insana fark var.Konumu yükseldikçe zorbalaşan, kıskanan. Yine konumu yükseldikçe kibar nazik mütevazi olan. Kimi şeytanın kimi Allah’ın yolunda.
insan olmak herkese nasip olmuyor.

Konumunuz ve paranız yoksa sizi ne aralarına alırlar ne de selam verirler.
Konumu torpille yükselen ama baksan kendini bile yönetemeyen insan şimdi güleryüzlü ve anlayışlı ve de kibar mı oluyor.!
Öyle olmasının, biraz da insanların karakter ve kültürel yapılarıyla alakalı olduğunu düşünüyorum.
Ummadığın anda baş yaran dost sandığin ile anlarsın. Bu döngü hep devam ediyor. En temel ihtiyaçlarını karşılayamazlarken, gülmeyi unutan güzel insanlarımız.. %9 üzücü
Konumu yüksek olanlar elbette relaxlar, ve gülümserler, yoksa güler yüzlü olduklarından değil her halde..
Ah keşke dünyamız gülse hep beraber, umut işte neden olmasın ki?
Bu konumu yükselenlerin veya düşenlerin davranışı mı yoksa onlara karşı olan davranışlar konuma bağlı olmayacak ilişkiler , dostluklar kurmak en iyi çözüm olsa gerek. Sahici, içten ..
Sabit olmayan “insan olmayanların” davranışları olabilir mi?
Yoksulluk demedim Bazılarıyla güç savaşı vermeniz gerekir.Çünkü onlar hayatı diğeri kaybedince kazandıklarını zannederler.
Paulo Freire’ye göre,
önceden ezilen bir insan güç ve şöhret
kazandığında, eğer eleştirel bilinç
geliştirmemişse kolayca eski ezenlerin
davranışlarını taklit eder ve en temel ihtiyaçlarıni insan doğası açıklanamaz.
Yani, hani deniyor ya sırf varoluşun icin değerlisin, aslinda öyle degil.! Bir konumdaysan daha değerlisin.
Herkese üstten bakanların özdeğer sorunları oluyor, herkese çok iyi davrananların da reddedilme korkusu ikisinin üzerine de çalışmak lazım.
Ben böyle davranmam. Konumum yüksekken de düşükken de bana yine aynı güzellikte davranış özellikleri sergileyen insanlar tanıyorum bu net kavram değil, ahlak karakter fitrat meselesi.Böyle olduğunu düşünmüyorum. Mütevazı insanlar her zaman kendilerini bilir, özsaygıları gelişmiştir, herkese kendilerine davranılmasıni istedikleri gibi davranır ki bu bazı insanlarca suistimal edilir tepesine çıkmaya ve kıskançlık yapmaya çalışırlar ama bu tarz insanlar öyle insanlardan hizla uzaklaşırlar. Bence insan herkese karşısındaki ona kıymet verdiği ölçüde değer vermeli. İlk tanıştığınızda güler yüzlü olabilirsiniz ama davranışlarınızı karşınızdakinin davranışlarına göre şekillendirmelisiniz. Böyle sınır koyabilir ve kendinizi koruyabilirsiniz. Herkese insan doğası açıklanamaz,
Çok arayışı ve endişesi içerisinde
Fayda ilişkisi, al-ver ilişkisidir. Yani ticarettir. Fayda tedarikçisi de masum değildir çünkü karşılığında hiçbir şey talep etmese bile, veren taraf olmanın sağladığı üstünlük duygusunun peşinde olabilir.
Son iki yıldır bu dediğinizi iyi yaşadım ama iyiler her zaman kazanır elbet güzel günler görülecek…Sanıyorsunuz ki insanlara göre
konumun düşüklüğü bazen eğitim düşüklüğüyle de doğru orantılı oluyor, net olarak her konumdaki kişiler iyi ya da kötü olmuyor.

Bazen de tam tersi olur senden nemalanmaya çalışırlar, sen sınır koyunca zorbalamaya başlarlar. Yada yalnızca kıskançlıktan düşmanların artar. Para, güzellik, başarı bunlar beraberinde yalnızlığı getiriyor malesef..
Ne yazık ki ne kadar doğru ! Tam tersi de olabilir.
Sığ insanların davranış
biçimi mütevazı insanlar niçin
içindeki öz çok daha kıymetlidir.
Para ve güç sizde olunca herkes size yakın oluyor.
Genelde bunun tersi yaşanıyor yükselipte fravun olmayan çok az kişi var, düştükçe ezik kendini acındiran çok kişi var. Insanin aslı güçlüyken ortaya çıkar. Tersini çok gördüm. Bence karakter önemli.!
Kesinlikle şu anda yaşadığım.. Allah kimseyi gördüğü günden geri koymasın
Ekonomik düzeyi yüksek semtlerde insanların toplu taşımaya nasıl bindiğine bakmak yeterli..!
Yooo..Çoğumuz öyle sanmıyordur zaten .. Öyle sanmayacak kadar deneyimlerimiz ve gözlemlerimiz vardır, çoğumuzun .. ama insanların SADECE insan kimliklerine veya “doğru- düzgün KARAKTER” düzeylerine göre davranıp kıymet veren kisiler de, az sayıda da olsa vardır.
Gerçeklerin bu kadar güzel ifade edilmesi.zamanın bize olduğunun göstergesidir.
işte asıl insan olmanın gereği de konuma göre davranmamaya çalişmak bu konuda gösterdiğimiz her çaba bizi güçlendirir. Sanıyorsunuz ki.! insan doğası ve davranışları sabit. Konumunuz yükseldikçe insanların nasıl kibar, güleryüzlü ve anlayışlı olduklarını, konumunuz düştükçe de nasıl zorba ve acımasız olduklarını tekrar bir düşünün isterseniz.
Düşündüm. Çok fena! benzer bir açidan ben de insanların karakteri eline güç geçince daha fazla ortaya çıktığını düşünüyorum. Mutlak iktidarın mutlak bozması gibi mesela!

Reklam

Sevgilerimle
DERYA SUCUKÇU

Okumaya Devam Et

Yazarlar

KÖTÜLÜKTEN BESLENEN RUHLAR

Yayınlandı

Tarih

Kötülük her zaman öfkeli değildir. Bazen sakindir.
Bir başkasının düştüğünü gördüğünde belli belirsiz gülümser. Birinin başarısızlığını duyduğunda içinden küçük bir ferahlık geçirir. Bir yuva dağıldığında, bir insan itibarını kaybettiğinde, biri çaresiz kaldığında söyleyecek o tanıdık cümleyi mutlaka bulur:
“Etme bulma dünyası…”
Böylece başkasının acısından duyduğu hazzı adalet duygusu gibi sunar.
Oysa insan ruhunun en karanlık köşelerinden biri tam da burada saklıdır:
Başkasının acısıyla kendini iyi hissetmek.
Psikolojide bunun bir karşılığı var: Schadenfreude. Başkasının talihsizliğinden haz duyma.
Fakat kavramın bir adı olması, onu daha masum yapmıyor.
Çünkü mesele yalnızca insanın içinde beliren kısa bir memnuniyet duygusu değil. Asıl mesele, bir süre sonra başkasının acısına ihtiyaç duymaya başlamaktır.
Kendi hayatında yükselemeyen, başkasının düşüşünden yükseklik devşirir.
Kendisi ışık üretemeyen, başkasının ışığını söndürerek karanlıkta daha görünür olduğunu sanır.
Nietzsche’nin üzerinde durduğu hınç, belki de burada anlam kazanır. İnsan bazen değiştiremediği hayatının öfkesini kendisine yöneltmek yerine dünyaya dağıtır. Kendi eksikleriyle yüzleşmek yerine başkasının kusurlarını büyütür.
Çünkü insanın kendisine bakması zordur. Başkalarına bakmak kolay.
Kendi başarısızlığını anlamaya çalışmak acıtır. Başkasının başarısızlığını konuşmak eğlendirir.
Belki bu yüzden dedikodu hiçbir çağda ölmedi. Sadece biçim değiştirdi.
Eskiden kapı önlerinde, kahvehanelerde, komşu sofralarında dolaşan sözler bugün ekranlarda dolaşıyor. Üstelik artık kötülüğün seyircisi değil yalnızca; dağıtıcısı da olabiliyoruz.
Bir insan hata yapıyor. Sonra kalabalık geliyor. Hakaret ediyor. Aşağılıyor. Geçmişini çıkarıyor.
Ailesini buluyor. Fotoğraflarını yayıyor. Ve bütün bunları yaparken kendisini kötü biri olarak görmüyor.
Tam tersine, çoğu zaman ahlaken üstün hissediyor.
İşte tehlike burada başlıyor.
Kötülüğün en tehlikeli hâli, kendisini ahlak zannetmeye başladığı andır.
Çünkü kötülük nadiren “Ben kötüyüm” diyerek gelir.
Genellikle kendisine daima makul cümleler bulur:
“Hak etti.”
“Ben sadece gerçeği söyledim.”
“Böylelerine merhamet edilmez.”
“İyi olmuş.”

Vicdanın susturulması için bazen büyük ideolojilere gerek yoktur. Küçük gerekçeler yeter.

Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı üzerine düşüncesinin hâlâ bizi rahatsız etmesinin nedeni de budur. Kötülük yalnızca olağanüstü zalim insanların işi değildir. Sıradan insanların düşünmekten vazgeçtiği, sorumluluğu kalabalığa bıraktığı ve vicdanını başkasının hükmüne teslim ettiği yerde de büyüyebilir.
Belki de bir toplum için asıl tehlike, içinde kötü insanların bulunması değildir. Çünkü onlar her çağda vardı. Asıl tehlike, kötülüğün gündelik hayatın olağan bir parçasına dönüşmesidir.
Bir hayvana yapılan eziyet karşısında duyarsızlaşmak…
Bir çocuğun aşağılanmasını eğlenceye çevirmek…
Bir insanın çaresizliğini telefon kamerasıyla kaydetmek…
Birinin ölümünün, hastalığının, boşanmasının, iflasının ya da düşüşünün altında alaycı cümleler kurmak…
Bunların her biri küçük bir olay gibi görünür. Ama vicdan da birdenbire ölmez zaten.
Yavaş yavaş aşınır.
İnsan önce bir şeye üzülmemeye başlar. Sonra alışır. Sonra seyreder. Sonra paylaşır. Sonra güler.
Ve sonunda yaptığı şeyin neden kötü olduğunu anlayamaz hâle gelir.

Erich Fromm, insanın yıkıcılığını incelerken yaşamı seven ile yaşamı tüketen yönelim arasındaki fark üzerinde durur.
Belki mesele gerçekten bu kadar yalındır:
Bazı insanlar varlıklarını üreterek, bazıları ise tüketerek hisseder.
Biri insan yüceltir. Diğeri aşağılar.
Biri onarır. Diğeri kırar.

Reklam

Biri kendi ışığını yakar. Diğeri, odanın karanlık olması için başkalarının lambalarını söndürür.
Çünkü yaratmak zordur. Yıkmak kolay.
Bir ağacın büyümesi yıllar sürer. Kesilmesi dakikalar.
Bir insanın güvenini kazanmak yıllar alabilir. Onu incitmek için bazen tek cümle yeter.
Belki uygarlık dediğimiz şey de bundan daha karmaşık değildir:
“Zarar verebilecek güce sahipken zarar vermemeyi seçebilmek.”

Bu yüzden kötülüğü yalnızca büyük suçlarda aramak yanıltıcıdır.
Bazen kötülük küçücük bir kahkahada saklanır.
Bir başkasının utancından duyulan keyifte…
Bir yenilgiden alınan hazda…
Bir yaranın biraz daha kanamasını isteyen merakta…
Ve belki insanın kendisine sorması gereken en zor soru şudur:
Ben gerçekten iyiliği mi seviyorum, yoksa yalnızca sevmediğim insanların başına kötülük gelmesini mi?
Çünkü bunlar aynı şey değildir.
İyi insan olmak, yalnızca sevdiklerimize merhamet etmekle ölçülmez.
Asıl sınav, öfkelendiğimizde başlar.
Gücümüz varken.
Kalabalık bizim tarafımızdayken.
Karşımızdaki savunmasızken.
İşte insanın kim olduğu biraz da orada belli olur.
Çünkü kötülükten beslenen ruhların en büyük açlığı başkasının acısı değildir aslında.
Kendi içlerindeki boşluktur.
Ve hiçbir insanın yarası, başka bir insanın içindeki o boşluğu gerçekten dolduramaz.

Reklam
Okumaya Devam Et

Yazarlar

İnsanın iç âleminden yeryüzüne uzanan ahlâk yolculuğu

Yayınlandı

Tarih

İnsan, yeryüzüne yalnız yaşamak için değil, bir emanet taşımak üzere gelir. O emanetin adı kimi zaman merhamet, kimi zaman adalet, kimi zaman vefa olur. Her biri insanın iç âleminde kök salan, hâline sirayet eden bir ahlâkın tezahürüdür.

Bir cemiyetin kudreti, taşında toprağında yahut servetinde değil; fertlerinin birbirine karşı taşıdığı mesuliyettedir. Gönüller birbirinden koptuğunda en sağlam yapılar dahi içten içe harap olur. Muhabbetin yerini menfaat, hürmetin yerini kibir, vefanın yerini unutkanlık aldığında insan kalabalıklar içinde dahi garip düşer.

Asrın gürültüsü ruhun sesini bastırıyor. Sürat çoğalıyor, sükûnet azalıyor. İnsan birbirine daha kolay ulaşırken birbirini anlamakta zorlanıyor. Nice söz söyleniyor, nice görüntü paylaşılıyor; lâkin gönülden gönüle varan yol her geçen gün biraz daha tenhalaşıyor.

Mesele, güzel sözleri bilmek değil; o sözlerin hakkını hâl ile vermektir.

Reklam

Merhamet, muhtaç olana yukarıdan bakmadan eğilebilmektir. Adalet, kendi nefsinin aleyhine dahi olsa hakkı sahibine teslim etmektir. Sabır, gönlün daraldığı yerde dili incitmekten muhafaza etmektir. Vefa, menfaat sona erdiğinde dahi kapıyı kapatmamaktır. Hürmet ise kendinden gayrı olana tahammül değil, onun da Yaradan’ın nazarında bir emanet olduğunu idrak etmektir.

İnsan terbiyesi evvelâ gönülde başlar. Çocuğa verilen her nasihat, davranışla mühürlenmediği müddetçe eksik kalır. Bir babanın vakarında, bir annenin şefkatinde, bir muallimin adaletinde nesiller boyu sürecek sessiz bir irfan bulunur. Hâl, kelâmdan önce konuşur.

Bu sebeple ıslahı uzaklarda aramak yerine insanın kendi nefsine nazar etmesi gerekir. Dilimiz kimi incitti, elimiz kime uzandı, gönlümüz kimi hor gördü? Kendi kusurunu görebilenin nazarı başkasının ayıbından çekilir. Nefsine galip gelmeye başlayan insan, çevresine de rahmet nazarıyla bakmaya başlar.

İslâm’ın insana verdiği kıymet de bu idrakle derinleşir. İnsan, eşref-i mahlûkat olarak yaratılmıştır. Lâkin şeref yalnızca yaratılışta değil, emaneti taşıma biçimindedir. Rabbine kulluğun hakikati, O’nun kullarına muamelede görünür. Mazluma sahip çıkmak, yetimi gözetmek, komşunun hakkını bilmek, kul hakkından sakınmak, gönül incitmemeye gayret etmek; ibadetin hayata akseden tarafıdır.

Tasavvuf nazarında da insanın asıl seyr ü sülûku kendi iç âlemine doğrudur. Yol uzakta değildir. Aranan hakikat, insanın kendi nefsinin perdeleri ardında gizlenmiştir. Kibir azaldıkça gönül genişler, hırs sustukça kanaat konuşur, benlik inceldikçe muhabbet zuhur eder.

Reklam

Bir gönlün imarı, bir şehrin imarından daha mühimdir. Gönüller mamur olduğunda sokaklar da, haneler de, cemiyet de kendi huzurunu bulur. Yeryüzündeki asıl tahribat çoğu zaman taşta değil, insanın içindedir.

İnsanın ardında bırakacağı en kıymetli miras da serveti değil, dokunduğu gönüllerdir. Kimi zaman bir özür, kimi zaman bir tebessüm, kimi zaman sessizce yapılan bir iyilik ömrün bütün gürültüsünden daha kalıcı olur.

Ömür kısa, emanet ağırdır.

İnsana düşen, bu kısa yolculukta gönül kırmadan yürüyebilmek; hakkı gözetmek, merhameti çoğaltmak, iyiliği gösterişten azade kılmaktır. İsmi unutulsa dahi bir hayrın içinde izi kalabilenlerden olmak…

Zira insan fânidir ,hâli bâkî bir iz bırakır.

Reklam

Asıl medeniyet de burada tecelli eder:
Gönlü incitmemek, hakkı gözetmek, emanete riayet etmek ve iyiliği sessizce çoğaltmak.

Yolunuz gül renginde, gül kokusunda olsun…

Okumaya Devam Et

Trenler