İnsan, yeryüzüne yalnız yaşamak için değil, bir emanet taşımak üzere gelir. O emanetin adı kimi zaman merhamet, kimi zaman adalet, kimi zaman vefa olur. Her biri insanın iç âleminde kök salan, hâline sirayet eden bir ahlâkın tezahürüdür.
Bir cemiyetin kudreti, taşında toprağında yahut servetinde değil; fertlerinin birbirine karşı taşıdığı mesuliyettedir. Gönüller birbirinden koptuğunda en sağlam yapılar dahi içten içe harap olur. Muhabbetin yerini menfaat, hürmetin yerini kibir, vefanın yerini unutkanlık aldığında insan kalabalıklar içinde dahi garip düşer.
Asrın gürültüsü ruhun sesini bastırıyor. Sürat çoğalıyor, sükûnet azalıyor. İnsan birbirine daha kolay ulaşırken birbirini anlamakta zorlanıyor. Nice söz söyleniyor, nice görüntü paylaşılıyor; lâkin gönülden gönüle varan yol her geçen gün biraz daha tenhalaşıyor.
Mesele, güzel sözleri bilmek değil; o sözlerin hakkını hâl ile vermektir.
Reklam
Merhamet, muhtaç olana yukarıdan bakmadan eğilebilmektir. Adalet, kendi nefsinin aleyhine dahi olsa hakkı sahibine teslim etmektir. Sabır, gönlün daraldığı yerde dili incitmekten muhafaza etmektir. Vefa, menfaat sona erdiğinde dahi kapıyı kapatmamaktır. Hürmet ise kendinden gayrı olana tahammül değil, onun da Yaradan’ın nazarında bir emanet olduğunu idrak etmektir.
İnsan terbiyesi evvelâ gönülde başlar. Çocuğa verilen her nasihat, davranışla mühürlenmediği müddetçe eksik kalır. Bir babanın vakarında, bir annenin şefkatinde, bir muallimin adaletinde nesiller boyu sürecek sessiz bir irfan bulunur. Hâl, kelâmdan önce konuşur.
Bu sebeple ıslahı uzaklarda aramak yerine insanın kendi nefsine nazar etmesi gerekir. Dilimiz kimi incitti, elimiz kime uzandı, gönlümüz kimi hor gördü? Kendi kusurunu görebilenin nazarı başkasının ayıbından çekilir. Nefsine galip gelmeye başlayan insan, çevresine de rahmet nazarıyla bakmaya başlar.
İslâm’ın insana verdiği kıymet de bu idrakle derinleşir. İnsan, eşref-i mahlûkat olarak yaratılmıştır. Lâkin şeref yalnızca yaratılışta değil, emaneti taşıma biçimindedir. Rabbine kulluğun hakikati, O’nun kullarına muamelede görünür. Mazluma sahip çıkmak, yetimi gözetmek, komşunun hakkını bilmek, kul hakkından sakınmak, gönül incitmemeye gayret etmek; ibadetin hayata akseden tarafıdır.
Tasavvuf nazarında da insanın asıl seyr ü sülûku kendi iç âlemine doğrudur. Yol uzakta değildir. Aranan hakikat, insanın kendi nefsinin perdeleri ardında gizlenmiştir. Kibir azaldıkça gönül genişler, hırs sustukça kanaat konuşur, benlik inceldikçe muhabbet zuhur eder.
Reklam
Bir gönlün imarı, bir şehrin imarından daha mühimdir. Gönüller mamur olduğunda sokaklar da, haneler de, cemiyet de kendi huzurunu bulur. Yeryüzündeki asıl tahribat çoğu zaman taşta değil, insanın içindedir.
İnsanın ardında bırakacağı en kıymetli miras da serveti değil, dokunduğu gönüllerdir. Kimi zaman bir özür, kimi zaman bir tebessüm, kimi zaman sessizce yapılan bir iyilik ömrün bütün gürültüsünden daha kalıcı olur.
Ömür kısa, emanet ağırdır.
İnsana düşen, bu kısa yolculukta gönül kırmadan yürüyebilmek; hakkı gözetmek, merhameti çoğaltmak, iyiliği gösterişten azade kılmaktır. İsmi unutulsa dahi bir hayrın içinde izi kalabilenlerden olmak…
Zira insan fânidir ,hâli bâkî bir iz bırakır.
Reklam
Asıl medeniyet de burada tecelli eder: Gönlü incitmemek, hakkı gözetmek, emanete riayet etmek ve iyiliği sessizce çoğaltmak.
Barış… Ne güzel kelime. Kim karşı çıkabilir? Anneler ağlamasın. Çocuklar babasız kalmasın. Gençler ölmesin. Silahlar sussun. İnsanlar konuşsun. Buraya kadar hepimiz aynı cümlenin içindeyiz. Ama sonra zor bir soru geliyor: Peki barışın bedelini kim ödeyecek? Çünkü barışın bedelini, yıllardır zaten en ağır bedeli ödemiş insanlardan bir kez daha istemeye başladığınız anda mesele değişir. Türkiye yıllarca terörle yaşadı. Biz bunu şimdi rakamlarla hatırlıyoruz. Şu kadar şehit. Şu kadar gazi. Şu kadar saldırı. Oysa rakamların evleri vardır. Anneleri vardır. Çocukları vardır. Yarım kalmış sofraları vardır. Bir daha hiç açılmamış odaları vardır. Bir öğretmen düşünün. Görev yaptığı köye çocuklara okuma yazma öğretmek için gitmiş. Bir asker düşünün. Yirmili yaşlarında. Bir baba düşünün. Sabah evinden çıkmış, akşam dönememiş. Bir gazi düşünün. Hayatta kalmış ama hayatının geri kalanını bedeninde ve zihninde taşıdığı izlerle geçirmek zorunda kalmış. Şimdi bütün bu insanların ailelerine dönüp yeni bir dönemden söz ediyoruz. Toplumsal barıştan… Kardeşlikten… Yeni bir başlangıçtan… Bunların hepsi kıymetli hedefler. Ama kelimelerin güzel olması, soruları ortadan kaldırmıyor. Çünkü bazı terör suçlarından hüküm giymiş kişiler açısından cezaların infazına ilişkin yeni imkânların tartışıldığı bir düzenleme yapıldığında, toplumun bir bölümünün şu soruyu sorması son derece doğaldır: Adalet nerede başlayacak, merhamet nerede bitecek? Burada hemen iki cephe kuruluyor. Birileri itiraz edenlere: “Barış istemiyor musunuz?” diye soruyor. Diğerleri destekleyenlere: “Şehitleri unuttunuz mu?” diyor. Oysa iki soru da bizi yanlış yere götürüyor. Çünkü insan hem barış isteyebilir hem adalet. Hem başka askerlerin ölmemesini isteyebilir hem geçmişte asker öldürenlerin, saldırıları planlayanların ya da ağır terör eylemlerine karışanların cezalarının ne olacağını sorgulayabilir. Bunlar birbirinin zıddı değildir. Tam tersine sağlıklı bir toplumun aynı anda taşıması gereken iki değerdir. Barış ve adalet. Asıl tehlike bunlardan birini diğerinin bedeli hâline getirdiğimizde başlar. Bir de işin başka bir tarafı var. Biz şehit ailelerini çok severiz. Törenlerde. Konuşmalarda. Özel günlerde. “Şehitlerimizin emaneti” deriz. Gazilerimize minnetimizi anlatırız. Bayrakların önünde fotoğraflar çektiririz. Peki büyük kararlar alınırken? İşte asıl vefa orada sınanır. Bir şehit annesinin kaygısı, yalnızca tören günü dinleniyorsa o annenin hatırasına gerçekten sahip çıkmış olur muyuz? Bir gazinin itirazı, siyasi atmosfer değiştiği anda rahatsız edici bir sese dönüşüyorsa yıllardır söylediğimiz “minnet” kelimesinin içi ne kadar doludur? Mesele onların her dediğinin yapılması da değildir. Demokratik devletler yalnızca acıyla yönetilemez. Ama acıyı yok sayarak da yönetilemez. Çünkü devletin hafızası ile insanın hafızası aynı değildir. Devlet yeni bir politika belirleyebilir. Yeni bir kavram kullanabilir. Yeni bir sayfa açabilir. Fakat evladını kaybetmiş anne için takvim öyle çalışmaz. Onun evinde zaman bazen hâlâ o günün sabahıdır. İşte siyaset tam da bunu anlamak zorundadır. Toplumsal barış sadece faili topluma nasıl kazandıracağımızı konuşmak değildir. Mağduru o toplumun içinde nasıl tutacağımızı da konuşmaktır. Hatta belki önce onu konuşmaktır. Çünkü fail için yeni bir başlangıç düşünürken mağdur kendisini unutulmuş hissediyorsa, bir yarayı kapatmaya çalışırken başka bir yara açıyoruz demektir. Üstelik burada konu yalnızca şehit aileleri ve gaziler de değildir. Toplumların ortak bir adalet duygusu vardır. İnsanlar mahkeme dosyalarını bilmeyebilir. Kanun maddelerini ezbere bilmeyebilir. “İnfazın ertelenmesi”, “koşullu salıverme”, “cezanın infaz edilmiş sayılması” gibi hukuk terimlerinin arasındaki farkı da bilmeyebilir. Ama çok basit bir şeyi bilir: Ağır bir suçun ağır bir karşılığı olması gerektiğini. Devlet bu denklemde değişiklik yapacaksa topluma bunu açıkça anlatmak zorundadır. Kim yararlanacak? Kim yararlanamayacak? Hangi suçlar kapsamda? Hangi suçlar kapsam dışında? Bir saldırıyı gerçekleştirenle planlayan arasında nasıl bir ayrım yapılacak? Emri verenin durumu ne olacak? Yardım edenin durumu ne olacak? Ve belki en önemlisi: Bu kararların mağdurlara anlatılmasının bir yolu olacak mı? Bunlar sorulduğunda insanları hemen bir siyasi kimliğin içine yerleştirmek kolaycılıktır. Çünkü adalet duygusu parti rozeti taşımaz. Bir başka tehlike daha var. Toplumun önüne sürekli şu seçenek konulursa: Ya barış ya adalet… bir süre sonra insanlar barış kelimesinden bile kuşkulanmaya başlar. Oysa yapılması gereken insanlara şunu gösterebilmektir: Barış, adaletin alternatifi değildir. Kardeşlik, hafızasızlık değildir. Bağışlamak, unutmak değildir. Yeni bir başlangıç yapmak, geçmişi yok saymak değildir. Ve hiçbir toplumsal uzlaşma, mağdura susma görevi yükleyerek kurulamaz.
Belki gerçekten yeni bir döneme ihtiyacımız var. Belki gerçekten bu ülkenin çocuklarının artık ölmediği bir gelecek mümkün. Bunu kim istemez? Ama o geleceğe yürürken yolun kenarında bırakmamamız gereken insanlar var. Şehit anneleri. Şehit babaları. Eşler. Çocuklar. Gaziler. Terör saldırılarında yakınlarını kaybeden siviller. Ve hâlâ bir sorunun cevabını bekleyen milyonlarca insan: “Yaşananların hesabı ne oldu?” Barış masası kurulabilir. Kanunlar değişebilir. Siyasi dönemler başlayıp bitebilir. Fakat toplumların vicdanında bazı dosyalar Meclis’te el kaldırmakla kapanmaz. Onları kapatmanın yolu unutmak değil, yüzleşmektir. Adaleti korumaktır. Mağduru dinlemektir. Ve yeni bir gelecek kurulacaksa o geleceğin kapısından önce acı çekmiş insanları geçirebilmektir. Çünkü barış gerçekten gelecekse hepimize gelmeli. Fail için umut olurken mağdur için ikinci bir cezaya dönüşmemeli. Ve belki bugün sormamız gereken en basit ama en zor soru budur: Barışın bedeli olacaksa, neden bu bedeli yine daha önce bedel ödeyenler ödüyor?
Sevgi, sadece iki kişi arasındaki bir bağ değil; aynı zamanda başkalarının acısını anlama ve onlara yardım etme isteğidir. Merhamet ve nezaket gibi değerler sevginin birer dışavurumudur.
Yüreklere dokunmak zincir halkası gibi çoğaltmak üretmek çözüm bulmak ne yaparsak topluma örnek birer insan oluruzu düşünmek, Kültür ve sanatı sevdirmek ve ileriye taşımak gerekir. Amacımız gelecek nesillere Miras bırakmak olsun.
Bir savaş veya doğal afet anında, dünyanın öbür ucundaki insanların tanımadıkları kişilere yardım eli uzatması, insan sevgisinin yıkımı onarma gücünü gösterir.
Reklam
Eğitim ve Gelişim Özellikle çocukluk döneminde sevgi, bir çocuğun özgüvenli ve sağlıklı bir birey olarak yetişmesi için temel ihtiyaçtır.
Bir öğretmenin öğrencisine sadece bilgi aktarmakla kalmayıp, ona değer verdiğini hissettirmesi o öğrencinin derslerine olan ilgisini ve kendine olan inancını kökten değiştirebilir. “Zor” olarak nitelendirilen birçok çocuğun, sabırlı ve sevgi dolu bir yaklaşımla mucizeler yarattığı sıkça görülür.
Sanatın ve Üretimin İlham Kaynağı Sevgi, insanın içindeki yaratıcılığı tetikleyen en büyük motivasyonlardan biridir. Edebiyat, müzik ve resim gibi alanlardaki en kalıcı eserlerin çoğu bu duyguyla beslenmiştir.
Ressamların fırçayı rengarenk tuvale vurması derin ve anlamlı ifadelerin ortaya çıkması çizimlerin her karesinden sayfalarca analiz yaparak bir resmi anlatmak.
Şairlerin baharın gelişini, çiçeklerin açışını veya bir annenin şefkatini dizelere dökmesi, okuyan binlerce insanın ruhuna dokunarak onlara umut verir.
Reklam
Müzik ruhun gıdası bunu her insan bilir. Notalardan çıkan o ritim duygusu kulağa hoş gelen farklı ses tınısı içimizde derin yaralar açar. Bazen hüzünlü bazen mutluluk ve bazende aşk yada ayrılık getirir.
Sevgi, insanlık tarihi boyunca üzerine en çok düşünülen ve uğruna en çok eser verilen kavramlardan biridir. “Her şeyin ilacı” olup olmadığı tartışmalı bir konu olsa da, hayatın birçok zorlu alanında iyileştirici, dönüştürücü ve birleştirici bir güç olduğu yadsınamaz. İşte sevginin bu “ilaç” olma özelliğini destekleyen bazı örnekler: Ruhsal ve Fiziksel İyileşme Bilimsel araştırmalar, sevgi dolu bir çevrede yaşayan ve sosyal destek gören bireylerin, stresle daha kolay başa çıktığını ve fiziksel hastalıklardan daha hızlı kurtulduğunu göstermektedir.
Hastanelerde refakatçisi olan veya ailesi tarafından sık ziyaret edilen hastaların moral seviyelerinin yüksek olması, bağışıklık sistemini olumlu etkileyerek iyileşme sürecini hızlandırabilir.
Sonuç: Sevgi Tek Başına Yeterli mi? Sevgi çok güçlü bir başlangıç noktası ve harika bir motivasyondur. Ancak hayatın her sorununu çözmek için bazen yanına adaleti, emeği, bilgiyi ve sabrı da eklemek gerekir. Sevgi, bu değerlerin bir arada kalmasını sağlayan bir “çimento” gibidir. Sevginin iyileştirici gücü üzerine daha derinlemesine bir deneme yazmak gerekirse SEVGİ,BARIŞ ve DOĞA merhamet duygusunun sanata ve topluma yansımasıdır… Daha güzel bir gelecek hepimizin hakkı yolunuz sanat dolu olsun…