Bizi Takip Edin

Yazarlar

BİR DİLEK TUTTUM..!

yazar

Yayınlandı

Tarih

BİR DİLEK TUTTUM..!

Bir ilkbahar geleneği


“Aylardan Mayıs, günlerden Hıdırellez; gününüz hep güneşli talihiniz hep bol olsun. Hızır gününüz kutlu olsun..”


Hadi gelin biraz detaylı inceleyelim neler yapılıyor nasıl dilek tutmalıyız.!

Reklam


Hıdırellez ne zaman ve nasıl ortaya çıktı?


Geçmişi oldukça eskiye dayanan Hıdırellez, kaynaklara göre Anadolu ya da Orta Asya geleneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Hıdırellez hakkında birçok efsane olsa da en yaygın inanış darda kalanların yardımcısı olduğu düşünülen Hızır ve denizlerin hakimi olduğuna inanılan İlyas peygamberlerin her yıl 6 Mayıs’ta yeryüzünde bir araya gelmesi. Yılda bir kez karşılaştıklarına inanılan Hıdırellez gününde ise bu yüzden bol bol dua ediliyor ve dilekler tutuluyor.


Hıdırellez Ne Zaman kutlanıyor?


Orta Asya, Anadolu ve Ortadoğu’da yaz bayramı olarak kutlanan Hıdırellez; Türkiye’de Hıdrellez 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece kutlanırken, Rum Ortodokslar için Aya Yorgi, Katolikler için ise Aziz George günü olarak kutlanıyor. Anadolu, Balkanlar, Kırım, Irak ve Suriye gibi ülkelerde 6 Mayıs tarihinde kutlanan Hıdırellez’de 5 Mayıs tarihinde kış mevsiminin bitip, yaz mevsiminin sıcak günlerinin başladığına inanılıyor. Hıdırellez günü, aynı zamanda Ruz-ı Hızır olarak da adlandırılıyor. Darda kalanlara yardım eden Hızır ile tüm denizlerin hakimi olduğu inanılan İlyas’ın dünyada buluştukları gün olarak kutlanıyor.

Reklam


Hıdırellez gününün ortaya çıkışıyla ilgili çeşitli rivayetler bulunuyor. Bunlardan kimisine göre bu özel gün Orta Asya, Ortadoğu ve Anadolu kültürlerine ait. Diğer inanışa göre ise Hıdırellez’in, İslamiyet öncesi Orta Asya Türk kültürü ve inançlarına ait olduğu düşünülüyor. Hızır Devgamberin ilkbaharda insanların arasına öncesi Orta Asya Türk kültürü ve inançlarına ait olduğu düşünülüyor. Hızır peygamberin ilkbaharda insanların arasına karışarak bolluk ve bereket dağıttığı, hastalara şifa getirdiği, yardıma ihtiyacı olanlara el attığı bu özel gün, dünyanın pek çok bölgesinde farklı şekillerde kutlanıyor.


Hıdırellez ve Yenilenme Enerjisi


Yazın müjdecisi Hıdırellez kapımızda 5.Mayıs akşamı ateşler yakılacak, üzerinden atlanacak. Tıpkı nevruz bayramında ki gibi, ateş geçmişin yakılmasını temsil ediyor. Eskinin izlerinden özgürleşerek yeniye yer açmak.

Reklam


Elbette hepimiz yepyeni dilekler dilemek için heyecan duyarız. Ancak dilek zamanlarında ağzımızdan dökülen benzer ifadelerdir. İnşallah bu hıdırellez doğru dilekler dökülür dilimizden. Öncelikle bu bayramın kökenine bakalım;


Hıdır veya Hızır (Arapça: “Yeşil adam”) Kendisine Hızır denilmesinin sebebi, bir hadiste, onun kuru bir yere oturması ve onun ardından o yerin hemen yeşillenivermesi olarak anlatılır. Türk ve Ortadoğu mitolojisinde yer alan ve saygı gören, Kur’anın kehf suresinde de Allah katından kendisine bilgi ve hikmet verildiği ifade edilen bir karakterdir. Kur’anda Musa ile arkadaşlığı anlatılır.


İlim sahibidir ve ab-ı hayattan içerek ölümsüzlüğe erişmiştir. İlyas Peygamber, Musa Peygamberden sonra İsrailoğulların a gönderilmiştir. Onun zamanında Allah yolundan sapanların kısmetleri kesilmişken, İlyas Peygamberin kesilmişken, Ilyas Peygamberin himayesinde bulunan evlerde bolluk bereket hakimdi. Kıtlıktan kurtulamayan ve putlardan bir netice alamayanlar ona yalvardılar ve doğru yola geldiklerini, ondan bereketlerinin açılması için dua etmesini istediler. İlyas Peygamberin duası ile yağmurlar başladı ve bereket geri geldi.


Hızır ve İlyas buluşması

Reklam


Her ikisi de bereket dağıtır ve sıkıntıda olanlara ferahlık verirler. Yeryüzünde buluştukları gece birbirlerini aramak için gül kokusunu takip eder, gül ağacının altına bakarken yazılmış dilekleri, çizilmiş resimleri görür onlara dokunur ve olması için dua ederlermiş.


Kerametleri


•⁠ ⁠Uğradıkları yerlere bolluk, bereket, zenginlik sunarlar.


•⁠ ⁠Dertlilere derman, hastalara şifa verirler.

Reklam


•⁠ ⁠Bitkilerin yeşermesini, hayvanların üremesini, insanların kuvvetlenmesini sağlarlar.


•⁠ ⁠İnsanların şanslarının açılmasına yardım ederler.


•⁠ ⁠Uğur ve kısmet sembolüdürler.


•⁠ ⁠Mucize ve keramet sahibidirler.

Reklam


kesilmişken, Ilyas Peygamberin himayesinde bulunan evlerde bolluk bereket hakimdi. Kıtlıktan kurtulamayan ve putlardan bir netice alamayanlar ona yalvardılar ve doğru yola geldiklerini, ondan bereketlerinin açılması için dua etmesini istediler. İlyas Peygamberin duası ile yağmurlar başladı ve bereket geri geldi.

HIDIRELLEZ ATEŞ


Ateş tıpkı Nevruz bayramında olduğu gibi eskilerden kurtulmak, geçmişi geride bırakmak ve özgürleşmek için yakılır.


Niyet ederek üzerinden atlanır. Tüm tarih boyunca ve günümüzde de uygulanan tütsü yakmakla aynı tesiri taşır, üzerinden atlayan üzerine sinen enerjileri yakar ve hafifler. Odunlar ve yakılanlar bırakılanları temsil eder. Çıkardığı dumanla temas aslında enerjimize sinen geçmişin ağırlığından özgürleşmeyi temsil eder.

Reklam


Hıdırellez hazırlığı;


Eskilerinizden kurtulun. Evde ve işyerlerinde ki çöplerinizi, birikmişlerinizi atın ve mekanlarınızı temizleyin.


Geçmişinizde vedalaşamadıklarınızı bir kağıda yazın ve eğer hıdırellez ateşi bulursanız burada bulamazsanız evinizde yakın.


Dileklerinizi bir kağıda yazın ve bir keseye koyun, içine 1TL ekleyin. Kesenizi bulabilirseniz gül ağacına, yoksa bir ağaçkoyun, içine 1TL ekleyin. Kesenizi bulabilirseniz gül ağacına, yoksa bir ağaç dalına o da yoksa pencerenizin önüne ya da balkon demirlerinize tutturun. Dışarıda olması, niyetinizi dışarıya açmanızı sembolize eder. Bunların yanında ister evinizin bahçesine, balkonunuza, deniz kıyısında bir yere ya da ağaçlık yeşil bir yerlere küçük taşlarla, tebeşirle yada benzer bir araçla yapacağınız resimde hayallerinizi resmedin.

Reklam


Balkonunuza ağzı açık cüzdan, bozuk paralar, ya da para kasası resimleri koyarak bereketinizin artmasını dileyebilirsiniz.


Sabah erkenden kalkıp kesenizi, dilek listenizi alın ve eğer gidebiliyorsanız deniz kıyısına, denizden uzaktaysanız akarsu yanına gidin ve buraya bırakın, bunların hiçbiri yoksa cüzdanınıza koyun ve içinizden geldiği bir gün su ile dileğinizi buluşturun. Koyduğunuz 1 TL bereket parası olarak cüzdanınızın bir köşesinde durabilir.


Hıdırellezde ayrıca evinizde güzel kokular yakabilirsiniz. 5 Mayıs günü adaçayı, günlük gibi tütsülerle enerji temizliği yaparak, üzerinizde ki eskimiş ve ağırlaşmış enerjilerden kurtulabilirsiniz. 6 Mayıs sabahı erkenden doğada olun.

akarsu yanına gidin ve buraya bırakın, bunların hiçbiri yoksa cüzdanınıza koyun ve içinizden geldiği bir gün su ile dileğinizi buluşturun. Koyduğunuz 1 TL bereket parası olarak cüzdanınızın bir köşesinde durabilir.

Reklam


Hıdırellezde ayrıca evinizde güzel kokular yakabilirsiniz. 5 Mayıs günü adaçayı, günlük gibi tütsülerle enerji temizliği yaparak, üzerinizde ki eskimiş ve ağırlaşmış enerjilerden kurtulabilirsiniz.


6 Mayıs sabahı erkenden doğada olun. İster deniz kıyısı, ister yeşil bir alan fark etmez. Dışarı çıkın ve dileyin, olsun.


HIZIR KİMDİR, NE DEMEK?


Hızır’ın kim olduğuna dair çeşitli görüşler var. Tasavvuf çevreleri Hızır’ı bir veli olarak kabul ettiği gibi, onun peygamber olduğunu düşünenler de bulunuyor. Onun ak saçlı, nur yüzlü, sakallı yaşlı bir adam veya dilenci, fakir kılığında göründüğüne inanılıyor. O zor durumdaki insanlara yardım etmesi, iyileri mükafatlandırıp, kötüleri cezalandırması, berekete ve bolluğa kavuşturması gibi özelliklerle biliniyor. Hızır’ın, “hayat suyu” içtiği için sonsuza kadar yaşayacağı da inanışlar arasında yer alıyor. İlyas’ın peygamber olduğu konusunda ise genel kabul bulunuyor. Halk arasında kabul edilen inanışa göre, Hızır karaların ve havanın, İlyas ise suların hakimidir ve bu ikisi birleştiğinde, doğada var olan her şeye güç ve can verdikleri düşünülür..


Hıdırellez’de Neler Yapılır?

Reklam


Hıdırellez, baharın gelişini ve doğanın uyanışını kutlayan, bereket ve bolluk dileklerinin sunulduğu özel bir gündür. 5-6 Mayıs tarihlerinde kutlanan bu geleneksel bayramda, Hızır ve İlyas’ın yeryüzünde buluştuğuna inanılır ve çeşitli ritüeller ve eğlencelerle kutlanır.


•⁠ ⁠Ateşten Atlamak: Hıdırellez’in en bilinen ritüellerinden biri ateşten atlamaktır. Ateşin üzerinden atlayan kişilerin nazardan ve hastalıklardan korunduğuna, dileklerinin kabul olacağına inanılır.


•⁠ ⁠Gül Ağacına Dilek Dilemek: Hıdırellez sabahı gül ağacına dilek dilemek de önemli bir ritüeldir. Dilekler kağıtlara yazılıp gül ağacının dalına asılır veya toprağa gömülür. Hıdırellez’in bereketinden dileklerin gerçekleşeceğine inanılır.


•⁠ ⁠Hıdırlık Alanlarında Piknik Yapmak:

Hıdırellez’de genellikle yeşillik, sulak ve ağaçlık alanlar tercih edilir. BuBu alanlarda “Hıdırlık” olarak adlandırılan mesire yerlerinde piknik yapılır, oyunlar oynanır, halay çekilir ve eğlenceler düzenlenir.

Reklam


•⁠ ⁠Hıdırellez Hediyeleri Vermek:

Hıdırellez günü sevdiklerinize Hıdırellez kurabiyesi, Hıdırellez fındığı veya Hıdırellez çiçeği gibi küçük hediyeler verebilirsiniz.


•⁠ ⁠Hıdırellez Yemekleri

Yemek: Hıdırellez’e özel bazı yemekler de hazırlanır. Hıdırellez çorbası, hıdırellez pilavı ve hıdırellez tatlısı en bilinen Hıdırellez yemekleridir.


•⁠ ⁠Hıdırellez Şarkıları Söylemek:

Reklam

Hıdırellez’e özel geleneksel şarkılar da bu özel günde söylenir. Hıdırellez coşkusu bu şarkılarla daha da artar.


•⁠ ⁠Hızır Hakkı Kesmek: Baharın ilk kuzusu kesilerek “Hızır Hakkı” olarak fakirlere dağıtılır.


•⁠ ⁠Evleri Temizlemek ve Açmak:

Hıdırellez’de evler temizlenir, pencereler ve kapılar açılarak bereketin eve girmesine izin verilir.


•⁠ ⁠Toprağa Tohum Ekmek: Hıdırellez’de

Reklam

tarlalara bereket getirmesi için tohum ekilir.


•⁠ ⁠Evleri Temizlemek ve Açmak:

Hıdırellez’de evler temizlenir, pencereler ve kapılar açılarak bereketin eve girmesine izin verilir.


•⁠ ⁠Toprağa Tohum Ekmek: Hıdırellez’de tarlalara bereket getirmesi için tohum ekilir.


•⁠ ⁠Nar Patlatmak: Kapıya nar atarak bereket ve bolluk dilimlenir.

Reklam


•⁠ ⁠Hıdırellez Bahşişi Vermek: Çocuklara Hıdırellez bahşişi verilir.


Hıdırellez Gelenekleri Nelerdir?


•⁠ ⁠Su Ritüeli: Hıdırellez günü dere, deniz kenarı veya sulak bir yere gidilerek elin ve yüzün yıkanması geleneğidir. Bu ritüelin insana sağlık vereceğine inanılır.


•⁠ ⁠Dut Ağacı Ritüeli: Sabah güneş doğmadan dut ağacına gidilerek “dut belimin ağrısını yut” diyerek bel ağrısından kurtulacağına inanılır.


•⁠ ⁠Nar Patlatmak: Hıdırellez günü kapının önünde nar patlatılarak eve bereket geleceğine inanılır.

Reklam


•⁠ ⁠Mushaf Asmak: Hıdırellez gecesinde

sokak kapılarının üzerine Mushaf konularak insanların ve hayvanların altından geçmesi sağlanır. Bu sayede hayvanların sağlıklı besin verdiği ve insanlara şans getirdiğine inanılır.


•⁠ ⁠Mayalama Ritüeli: Hıdırellez gecesinde iki ekmek mayalanır. Biri yokluk için diğeri ise varlık için yapılır.


Sabaha karşı hangisi daha çok

kabarırsa o senenin nasıl geçeceği

Reklam

tahmin edilmeye çalışılır.


•⁠ ⁠Isırgan Otu Asmak: Kapıların üzerine yeşil otlar, özellikle de ısırgan otu asılır. Bu geleneğin amacı, hem hayvanların çok süt vermesi hem de ısırgan otunun eve yapılan büyülerin bozmasıdır.


•⁠ ⁠Ateşten Atlamak: Hıdırellez gecesinde yakılan ateşten atlanması, kış boyunca insanın üzerine çöken yorgunluğun kalkması için yapılır. Bu ritüelin hastalıklardan ve nazardan da koruduğuna inanılır.


•⁠ ⁠Taş Ritüeli: Hıdırellez gecesi kapının önüne taş konulur. Eğer taşa karınca dolarsa o yılın bolluk bereket getireceğine inanılır.


Niyet Defteri

Reklam


Hıdırellez Niyeti Evime, mutfağıma, gelirime İlyas peygamberin duası, Tıkanmış, yavaşlamış, durmuş işlerime Hızır’ın eli değsin Bedenime, sağlığıma buluşmalarının gücü aksın, Hayatıma neşe, keyif, huzur ve bereketin hayırlısı gelsin.


“Bu akşam Hıdırellez kutlu ve bereketli olsun dilekleriniz kabul olsun.”


Sevgilerimle…


Derya Sucukçu

Reklam

Okumaya Devam Et
Reklam
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarlar

KÖTÜLÜKTEN BESLENEN RUHLAR

Yayınlandı

Tarih

Kötülük her zaman öfkeli değildir. Bazen sakindir.
Bir başkasının düştüğünü gördüğünde belli belirsiz gülümser. Birinin başarısızlığını duyduğunda içinden küçük bir ferahlık geçirir. Bir yuva dağıldığında, bir insan itibarını kaybettiğinde, biri çaresiz kaldığında söyleyecek o tanıdık cümleyi mutlaka bulur:
“Etme bulma dünyası…”
Böylece başkasının acısından duyduğu hazzı adalet duygusu gibi sunar.
Oysa insan ruhunun en karanlık köşelerinden biri tam da burada saklıdır:
Başkasının acısıyla kendini iyi hissetmek.
Psikolojide bunun bir karşılığı var: Schadenfreude. Başkasının talihsizliğinden haz duyma.
Fakat kavramın bir adı olması, onu daha masum yapmıyor.
Çünkü mesele yalnızca insanın içinde beliren kısa bir memnuniyet duygusu değil. Asıl mesele, bir süre sonra başkasının acısına ihtiyaç duymaya başlamaktır.
Kendi hayatında yükselemeyen, başkasının düşüşünden yükseklik devşirir.
Kendisi ışık üretemeyen, başkasının ışığını söndürerek karanlıkta daha görünür olduğunu sanır.
Nietzsche’nin üzerinde durduğu hınç, belki de burada anlam kazanır. İnsan bazen değiştiremediği hayatının öfkesini kendisine yöneltmek yerine dünyaya dağıtır. Kendi eksikleriyle yüzleşmek yerine başkasının kusurlarını büyütür.
Çünkü insanın kendisine bakması zordur. Başkalarına bakmak kolay.
Kendi başarısızlığını anlamaya çalışmak acıtır. Başkasının başarısızlığını konuşmak eğlendirir.
Belki bu yüzden dedikodu hiçbir çağda ölmedi. Sadece biçim değiştirdi.
Eskiden kapı önlerinde, kahvehanelerde, komşu sofralarında dolaşan sözler bugün ekranlarda dolaşıyor. Üstelik artık kötülüğün seyircisi değil yalnızca; dağıtıcısı da olabiliyoruz.
Bir insan hata yapıyor. Sonra kalabalık geliyor. Hakaret ediyor. Aşağılıyor. Geçmişini çıkarıyor.
Ailesini buluyor. Fotoğraflarını yayıyor. Ve bütün bunları yaparken kendisini kötü biri olarak görmüyor.
Tam tersine, çoğu zaman ahlaken üstün hissediyor.
İşte tehlike burada başlıyor.
Kötülüğün en tehlikeli hâli, kendisini ahlak zannetmeye başladığı andır.
Çünkü kötülük nadiren “Ben kötüyüm” diyerek gelir.
Genellikle kendisine daima makul cümleler bulur:
“Hak etti.”
“Ben sadece gerçeği söyledim.”
“Böylelerine merhamet edilmez.”
“İyi olmuş.”

Vicdanın susturulması için bazen büyük ideolojilere gerek yoktur. Küçük gerekçeler yeter.

Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı üzerine düşüncesinin hâlâ bizi rahatsız etmesinin nedeni de budur. Kötülük yalnızca olağanüstü zalim insanların işi değildir. Sıradan insanların düşünmekten vazgeçtiği, sorumluluğu kalabalığa bıraktığı ve vicdanını başkasının hükmüne teslim ettiği yerde de büyüyebilir.
Belki de bir toplum için asıl tehlike, içinde kötü insanların bulunması değildir. Çünkü onlar her çağda vardı. Asıl tehlike, kötülüğün gündelik hayatın olağan bir parçasına dönüşmesidir.
Bir hayvana yapılan eziyet karşısında duyarsızlaşmak…
Bir çocuğun aşağılanmasını eğlenceye çevirmek…
Bir insanın çaresizliğini telefon kamerasıyla kaydetmek…
Birinin ölümünün, hastalığının, boşanmasının, iflasının ya da düşüşünün altında alaycı cümleler kurmak…
Bunların her biri küçük bir olay gibi görünür. Ama vicdan da birdenbire ölmez zaten.
Yavaş yavaş aşınır.
İnsan önce bir şeye üzülmemeye başlar. Sonra alışır. Sonra seyreder. Sonra paylaşır. Sonra güler.
Ve sonunda yaptığı şeyin neden kötü olduğunu anlayamaz hâle gelir.

Erich Fromm, insanın yıkıcılığını incelerken yaşamı seven ile yaşamı tüketen yönelim arasındaki fark üzerinde durur.
Belki mesele gerçekten bu kadar yalındır:
Bazı insanlar varlıklarını üreterek, bazıları ise tüketerek hisseder.
Biri insan yüceltir. Diğeri aşağılar.
Biri onarır. Diğeri kırar.

Reklam

Biri kendi ışığını yakar. Diğeri, odanın karanlık olması için başkalarının lambalarını söndürür.
Çünkü yaratmak zordur. Yıkmak kolay.
Bir ağacın büyümesi yıllar sürer. Kesilmesi dakikalar.
Bir insanın güvenini kazanmak yıllar alabilir. Onu incitmek için bazen tek cümle yeter.
Belki uygarlık dediğimiz şey de bundan daha karmaşık değildir:
“Zarar verebilecek güce sahipken zarar vermemeyi seçebilmek.”

Bu yüzden kötülüğü yalnızca büyük suçlarda aramak yanıltıcıdır.
Bazen kötülük küçücük bir kahkahada saklanır.
Bir başkasının utancından duyulan keyifte…
Bir yenilgiden alınan hazda…
Bir yaranın biraz daha kanamasını isteyen merakta…
Ve belki insanın kendisine sorması gereken en zor soru şudur:
Ben gerçekten iyiliği mi seviyorum, yoksa yalnızca sevmediğim insanların başına kötülük gelmesini mi?
Çünkü bunlar aynı şey değildir.
İyi insan olmak, yalnızca sevdiklerimize merhamet etmekle ölçülmez.
Asıl sınav, öfkelendiğimizde başlar.
Gücümüz varken.
Kalabalık bizim tarafımızdayken.
Karşımızdaki savunmasızken.
İşte insanın kim olduğu biraz da orada belli olur.
Çünkü kötülükten beslenen ruhların en büyük açlığı başkasının acısı değildir aslında.
Kendi içlerindeki boşluktur.
Ve hiçbir insanın yarası, başka bir insanın içindeki o boşluğu gerçekten dolduramaz.

Reklam
Okumaya Devam Et

Yazarlar

İnsanın iç âleminden yeryüzüne uzanan ahlâk yolculuğu

Yayınlandı

Tarih

İnsan, yeryüzüne yalnız yaşamak için değil, bir emanet taşımak üzere gelir. O emanetin adı kimi zaman merhamet, kimi zaman adalet, kimi zaman vefa olur. Her biri insanın iç âleminde kök salan, hâline sirayet eden bir ahlâkın tezahürüdür.

Bir cemiyetin kudreti, taşında toprağında yahut servetinde değil; fertlerinin birbirine karşı taşıdığı mesuliyettedir. Gönüller birbirinden koptuğunda en sağlam yapılar dahi içten içe harap olur. Muhabbetin yerini menfaat, hürmetin yerini kibir, vefanın yerini unutkanlık aldığında insan kalabalıklar içinde dahi garip düşer.

Asrın gürültüsü ruhun sesini bastırıyor. Sürat çoğalıyor, sükûnet azalıyor. İnsan birbirine daha kolay ulaşırken birbirini anlamakta zorlanıyor. Nice söz söyleniyor, nice görüntü paylaşılıyor; lâkin gönülden gönüle varan yol her geçen gün biraz daha tenhalaşıyor.

Mesele, güzel sözleri bilmek değil; o sözlerin hakkını hâl ile vermektir.

Reklam

Merhamet, muhtaç olana yukarıdan bakmadan eğilebilmektir. Adalet, kendi nefsinin aleyhine dahi olsa hakkı sahibine teslim etmektir. Sabır, gönlün daraldığı yerde dili incitmekten muhafaza etmektir. Vefa, menfaat sona erdiğinde dahi kapıyı kapatmamaktır. Hürmet ise kendinden gayrı olana tahammül değil, onun da Yaradan’ın nazarında bir emanet olduğunu idrak etmektir.

İnsan terbiyesi evvelâ gönülde başlar. Çocuğa verilen her nasihat, davranışla mühürlenmediği müddetçe eksik kalır. Bir babanın vakarında, bir annenin şefkatinde, bir muallimin adaletinde nesiller boyu sürecek sessiz bir irfan bulunur. Hâl, kelâmdan önce konuşur.

Bu sebeple ıslahı uzaklarda aramak yerine insanın kendi nefsine nazar etmesi gerekir. Dilimiz kimi incitti, elimiz kime uzandı, gönlümüz kimi hor gördü? Kendi kusurunu görebilenin nazarı başkasının ayıbından çekilir. Nefsine galip gelmeye başlayan insan, çevresine de rahmet nazarıyla bakmaya başlar.

İslâm’ın insana verdiği kıymet de bu idrakle derinleşir. İnsan, eşref-i mahlûkat olarak yaratılmıştır. Lâkin şeref yalnızca yaratılışta değil, emaneti taşıma biçimindedir. Rabbine kulluğun hakikati, O’nun kullarına muamelede görünür. Mazluma sahip çıkmak, yetimi gözetmek, komşunun hakkını bilmek, kul hakkından sakınmak, gönül incitmemeye gayret etmek; ibadetin hayata akseden tarafıdır.

Tasavvuf nazarında da insanın asıl seyr ü sülûku kendi iç âlemine doğrudur. Yol uzakta değildir. Aranan hakikat, insanın kendi nefsinin perdeleri ardında gizlenmiştir. Kibir azaldıkça gönül genişler, hırs sustukça kanaat konuşur, benlik inceldikçe muhabbet zuhur eder.

Reklam

Bir gönlün imarı, bir şehrin imarından daha mühimdir. Gönüller mamur olduğunda sokaklar da, haneler de, cemiyet de kendi huzurunu bulur. Yeryüzündeki asıl tahribat çoğu zaman taşta değil, insanın içindedir.

İnsanın ardında bırakacağı en kıymetli miras da serveti değil, dokunduğu gönüllerdir. Kimi zaman bir özür, kimi zaman bir tebessüm, kimi zaman sessizce yapılan bir iyilik ömrün bütün gürültüsünden daha kalıcı olur.

Ömür kısa, emanet ağırdır.

İnsana düşen, bu kısa yolculukta gönül kırmadan yürüyebilmek; hakkı gözetmek, merhameti çoğaltmak, iyiliği gösterişten azade kılmaktır. İsmi unutulsa dahi bir hayrın içinde izi kalabilenlerden olmak…

Zira insan fânidir ,hâli bâkî bir iz bırakır.

Reklam

Asıl medeniyet de burada tecelli eder:
Gönlü incitmemek, hakkı gözetmek, emanete riayet etmek ve iyiliği sessizce çoğaltmak.

Yolunuz gül renginde, gül kokusunda olsun…

Okumaya Devam Et

Yazarlar

Barışın Bedelini Kim Ödeyecek?

Yayınlandı

Tarih

Barış… Ne güzel kelime.
Kim karşı çıkabilir?
Anneler ağlamasın. Çocuklar babasız kalmasın. Gençler ölmesin. Silahlar sussun. İnsanlar konuşsun.
Buraya kadar hepimiz aynı cümlenin içindeyiz. Ama sonra zor bir soru geliyor:
Peki barışın bedelini kim ödeyecek?
Çünkü barışın bedelini, yıllardır zaten en ağır bedeli ödemiş insanlardan bir kez daha istemeye başladığınız anda mesele değişir.
Türkiye yıllarca terörle yaşadı. Biz bunu şimdi rakamlarla hatırlıyoruz. Şu kadar şehit. Şu kadar gazi. Şu kadar saldırı.
Oysa rakamların evleri vardır. Anneleri vardır. Çocukları vardır. Yarım kalmış sofraları vardır. Bir daha hiç açılmamış odaları vardır.
Bir öğretmen düşünün. Görev yaptığı köye çocuklara okuma yazma öğretmek için gitmiş.
Bir asker düşünün. Yirmili yaşlarında.
Bir baba düşünün. Sabah evinden çıkmış, akşam dönememiş.
Bir gazi düşünün. Hayatta kalmış ama hayatının geri kalanını bedeninde ve zihninde taşıdığı izlerle geçirmek zorunda kalmış.
Şimdi bütün bu insanların ailelerine dönüp yeni bir dönemden söz ediyoruz. Toplumsal barıştan… Kardeşlikten… Yeni bir başlangıçtan…
Bunların hepsi kıymetli hedefler. Ama kelimelerin güzel olması, soruları ortadan kaldırmıyor.
Çünkü bazı terör suçlarından hüküm giymiş kişiler açısından cezaların infazına ilişkin yeni imkânların tartışıldığı bir düzenleme yapıldığında, toplumun bir bölümünün şu soruyu sorması son derece doğaldır: Adalet nerede başlayacak, merhamet nerede bitecek?
Burada hemen iki cephe kuruluyor.
Birileri itiraz edenlere: “Barış istemiyor musunuz?” diye soruyor.
Diğerleri destekleyenlere: “Şehitleri unuttunuz mu?” diyor.
Oysa iki soru da bizi yanlış yere götürüyor. Çünkü insan hem barış isteyebilir hem adalet.
Hem başka askerlerin ölmemesini isteyebilir hem geçmişte asker öldürenlerin, saldırıları planlayanların ya da ağır terör eylemlerine karışanların cezalarının ne olacağını sorgulayabilir.
Bunlar birbirinin zıddı değildir. Tam tersine sağlıklı bir toplumun aynı anda taşıması gereken iki değerdir. Barış ve adalet.
Asıl tehlike bunlardan birini diğerinin bedeli hâline getirdiğimizde başlar. Bir de işin başka bir tarafı var.
Biz şehit ailelerini çok severiz. Törenlerde. Konuşmalarda. Özel günlerde. “Şehitlerimizin emaneti” deriz. Gazilerimize minnetimizi anlatırız. Bayrakların önünde fotoğraflar çektiririz.
Peki büyük kararlar alınırken? İşte asıl vefa orada sınanır.
Bir şehit annesinin kaygısı, yalnızca tören günü dinleniyorsa o annenin hatırasına gerçekten sahip çıkmış olur muyuz?
Bir gazinin itirazı, siyasi atmosfer değiştiği anda rahatsız edici bir sese dönüşüyorsa yıllardır söylediğimiz “minnet” kelimesinin içi ne kadar doludur?
Mesele onların her dediğinin yapılması da değildir. Demokratik devletler yalnızca acıyla yönetilemez.
Ama acıyı yok sayarak da yönetilemez. Çünkü devletin hafızası ile insanın hafızası aynı değildir.
Devlet yeni bir politika belirleyebilir. Yeni bir kavram kullanabilir. Yeni bir sayfa açabilir. Fakat evladını kaybetmiş anne için takvim öyle çalışmaz. Onun evinde zaman bazen hâlâ o günün sabahıdır.
İşte siyaset tam da bunu anlamak zorundadır.
Toplumsal barış sadece faili topluma nasıl kazandıracağımızı konuşmak değildir. Mağduru o toplumun içinde nasıl tutacağımızı da konuşmaktır. Hatta belki önce onu konuşmaktır. Çünkü fail için yeni bir başlangıç düşünürken mağdur kendisini unutulmuş hissediyorsa, bir yarayı kapatmaya çalışırken başka bir yara açıyoruz demektir.
Üstelik burada konu yalnızca şehit aileleri ve gaziler de değildir. Toplumların ortak bir adalet duygusu vardır. İnsanlar mahkeme dosyalarını bilmeyebilir. Kanun maddelerini ezbere bilmeyebilir.
“İnfazın ertelenmesi”, “koşullu salıverme”, “cezanın infaz edilmiş sayılması” gibi hukuk terimlerinin arasındaki farkı da bilmeyebilir. Ama çok basit bir şeyi bilir: Ağır bir suçun ağır bir karşılığı olması gerektiğini.
Devlet bu denklemde değişiklik yapacaksa topluma bunu açıkça anlatmak zorundadır.
Kim yararlanacak? Kim yararlanamayacak? Hangi suçlar kapsamda? Hangi suçlar kapsam dışında?
Bir saldırıyı gerçekleştirenle planlayan arasında nasıl bir ayrım yapılacak?
Emri verenin durumu ne olacak? Yardım edenin durumu ne olacak? Ve belki en önemlisi:
Bu kararların mağdurlara anlatılmasının bir yolu olacak mı?
Bunlar sorulduğunda insanları hemen bir siyasi kimliğin içine yerleştirmek kolaycılıktır.
Çünkü adalet duygusu parti rozeti taşımaz.
Bir başka tehlike daha var.
Toplumun önüne sürekli şu seçenek konulursa: Ya barış ya adalet… bir süre sonra insanlar barış kelimesinden bile kuşkulanmaya başlar.
Oysa yapılması gereken insanlara şunu gösterebilmektir:
Barış, adaletin alternatifi değildir.
Kardeşlik, hafızasızlık değildir.
Bağışlamak, unutmak değildir.
Yeni bir başlangıç yapmak, geçmişi yok saymak değildir.
Ve hiçbir toplumsal uzlaşma, mağdura susma görevi yükleyerek kurulamaz.

Belki gerçekten yeni bir döneme ihtiyacımız var.
Belki gerçekten bu ülkenin çocuklarının artık ölmediği bir gelecek mümkün. Bunu kim istemez?
Ama o geleceğe yürürken yolun kenarında bırakmamamız gereken insanlar var. Şehit anneleri.
Şehit babaları. Eşler. Çocuklar. Gaziler. Terör saldırılarında yakınlarını kaybeden siviller. Ve hâlâ bir sorunun cevabını bekleyen milyonlarca insan:
“Yaşananların hesabı ne oldu?”
Barış masası kurulabilir. Kanunlar değişebilir. Siyasi dönemler başlayıp bitebilir. Fakat toplumların vicdanında bazı dosyalar Meclis’te el kaldırmakla kapanmaz. Onları kapatmanın yolu unutmak değil, yüzleşmektir. Adaleti korumaktır. Mağduru dinlemektir. Ve yeni bir gelecek kurulacaksa o geleceğin kapısından önce acı çekmiş insanları geçirebilmektir. Çünkü barış gerçekten gelecekse hepimize gelmeli. Fail için umut olurken mağdur için ikinci bir cezaya dönüşmemeli. Ve belki bugün sormamız gereken en basit ama en zor soru budur:
Barışın bedeli olacaksa, neden bu bedeli yine daha önce bedel ödeyenler ödüyor?

Okumaya Devam Et

Trenler

Avrupa Medya Grup© 2026. Her hakkı saklıdır.