Bizi Takip Edin

Yazarlar

Bavulun Ötesinde! MUSCAT’tayız.

yazar

Yayınlandı

Tarih

Bavulun Ötesinde! MUSCAT’tayız.

Keşfedilmeyi Bekleyen Rotalar ve Kaybolmanın Keyfini yaşıyoruz.
En iyi hikayeler genellikle planların bozulduğu yerde başlar. Doğru treni kaçırdığınızda, yanlış ara sokağa saptığınızda veya yerel bir rehberin tavsiyesiyle hiç bilmediğiniz bir köye vardığınızda gerçek seyahat ruhuyla tanışırsınız. Bu yazıda, popüler turist duraklarının çok ötesine geçiyoruz.

Çoğu insan gezmeyi bir lüks ya da yıllık izne sığdırılan bir kaçamak olarak görür. Oysa seyahat etmek, alışılmışın dışına çıkmak ve konfor alanının o güvenli ama dar sınırlarını terk etmektir. Yeni bir şehrin sabahına uyanmak, hiç bilmediğiniz bir dilde teşekkür etmeye çalışmak ve haritada sadece bir nokta olan yerlerin kokusunu içine çekmek… Gezmek, aslında dünyayı tanırken insanın kendi içindeki keşfedilmemiş yolları bulma yolculuğudur.

Gezmek ruhun en iyi ilacıdır.​
“Param olduğunda gezeceğim” ya da “Doğru zamanı bekliyorum” cümleleri, gerçekleşmeyen hayallerin en büyük mezarlığıdır. Gezmek için her zaman devasa bütçelere veya aylarca süren planlara ihtiyacınız yok.

Reklam

Bizim için Harika bir tercih oldu yarıyılda okullar kapanır kapanmaz soluğu uçakta aldık ve gökyüzünde bulutların arasından süzülerek Dubai,Muscat,Ruvi ve Umman’da bulduk kendimizi;

Muscat (Maskat), o kendine has beyaz binaları, masmavi denizi ve huzurlu atmosferiyle Orta Doğu’nun en “naif” başkentlerinden biriymiş. Umman’ın o otantik dokusunu bozmadan modernize olması, orayı ailece gezmek bizim için çok keyifliydi o zaman gezinin tadı damağımızda kalmışken en çok dikkatimizi çekenlerden bahsedeyim.

Araba Çokluğu ve “Otomobil Kültürü”
​Muscat’ta araba bir lüks değil, tam anlamıyla hayatın merkezi sanki.!

Aşırı Sıcaklardan dolayı insanlar kapıdan kapıya ulaşım sağlayan taksileri veya özel araçları tercih ediyormuş.
Benzin Ucuzluğu Umman’da araç sahibi olmak ve yakıt maliyetleri (bizde çok yükselmiş olsa da) hala birçok yere göre uygundu. Bu da toplu taşıma kültürünün gelişmesini yavaşlatıyor olmalı
Toplu Taşıma Neden “Yok” Gibi Görünüyor?
Aslında Musscat’ta belediye otobüsleri varmış ancak şehri ilk kez ziyaret edenler veya alışkanlığı olmayanlar için bu hizmet “yokmuş” gibi hissettiriyor. Çünkü biz gezerken çevrede hiç otobüslere denk gelmedik.

Reklam

Gözlemlerime göre Muscat’ta araba bir mecburiyet ve ekonomik olarak ulaşılabilir bir araçken; Türkiye’de toplu taşıma, yüksek maliyetler ve aşırı nüfus yoğunluğu nedeniyle kaçınılmaz bir ortak kader gibi.

Türkiye ve Muscat (Umman) arasındaki bu ulaşım farkı, aslında sadece “zenginlik” ile açıklanamayacak kadar derin; coğrafya, şehir planlaması ve ekonomi gibi birçok faktörün birleşimiyle ortaya çıkıyor.
​
Türkiye ‘de özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi şehirler çok yüksek nüfus yoğunluğuna sahip olmasından dolayı bizde çok gelişmiş (metro, otobüs, tranway, izban, vapur) gibi aşırı talep gören bir sistem var. İnsanlar trafikten kaçmak için mecburiyetten bu yoğunluğa katlanıyor.
Ancak bu durum, özellikle büyükşehirlerdeki yoğunlukla birleşince “tıklım tıklım” görüntülere yol açıyor.

Maskat’a (Umman) dair gözlemlerim ve bu şehrin karakterini özetleyen detaylar.

Reklam

Balkonların “Yokluğu” veya Kapalı Olması
Muscat sokaklarında gezerken balkonların genellikle camlarla, kafeslerle veya panjurlarla kapalı olduğunu fark ettik.Bu durum hem kültürel tercihlerden hem de şehrin katı imar kurallarından kaynaklanıyormuş.
İşte Muscat’ta balkonların kapalı olmasının temel nedenleri:
​Mahremiyet Kültürü
​Umman toplumunda aile hayatının gizliliği çok önemliymiş.Dışarıdan bakıldığında evin içinin veya balkonda oturan aile bireylerinin (özellikle kadınların) görünmemesi istenirmiş.

Belediye Düzenlemeleri ve Estetik
​Muscat Belediyesi, şehrin mimari dokusunu korumak için çok katı kurallar uyguluyarak Maskat’ta binaların dış görünüşü çok sıkı denetlenirmiş. Beyaz veya krem rengi dışındaki renkler ve estetiği bozan yapılarda yasaklar arasında
balkon konusu tamamen Umman’ın mahremiyet ve iklim dengesiyle ilgili gibi…
Sultan Kabus’un vizyonuyla şekillenen bu kural, şehrin geleneksel Arap kimliğini korumasını sağlarken şehir, dağlar ve deniz arasına sıkışmış, estetik bir tablo gibiydi.
Muscat Tatilinin Unutulmazları
Sultan Kabus Büyük Camii: O devasa el dokuması halıyı ve kristal avizeyi görüp de büyülenmemek elde değil.
Mutrah Souq (Pazar): Baharat ve buhur kokuları arasında kaybolup pazarlık yapmak tam bir deneyim.
Qurum Plajı: Gün batımında yürüyüş yapmak veya çocuklarla vakit geçirmek için oldukça ideal.
Tütsü (Frankincense) Kokusu: Şehrin her yerinde, özellikle Mutrah Souq (Mutrah Çarşısı) bölgesinde o mistik kokuyu duyarsınız. Dünyanın en kaliteli tütsüleri buradan çıkıyormuş.
Yeme ve İçme:Umman mutfağı; Hint, İran ve Arap etkilerinin nefis bir karışımıyla hazırlanmış baharat kullanımı (özellikle safran, zerdeçal, kakule) majboos veya kabsa etli ve tavuklu, bol baharatlı pirinç pilavı ön plandaydı ve olmazsa olmaz..!Umman kahvesi (Qahwa) denemeden dönmeyin, genelde yanında hurma ile servis ediliyor.Harika bir tadı var kaldığımız sürece her gün içtik desem yeri var.

Gezimiz sırasında festivale denk gelmemiz çocuklar için piyango oldu. Tatilinin tadını doyasıya çıkardılar.

Reklam

Maskat’ta (Muscat) bu yıl (2026), şehrin en büyük etkinliği olan ve Ocak ayı boyunca Muscat Nights (eski adıyla Muscat Festivali) en favori durağımız oldu. Çocuklar çılgınlar gibi eğlendi.
Ocak ayı boyunca şehrin farklı noktalarına yayılan bu festival, eğlence, kültür ve sporu bir araya getirmiş.
Qurum Doğal Parkı Gece düzenlenen drone gösterileri, ışık ve su şovları ile festivalin en çok ziyaretçi çeken noktasıydı.
Muscat Nights (Muscat Geceleri) Ocak ayında başlayıp Şubat başına kadar süren bu dev festivalde olmak güzeldi.

Hava sıcak ama çok sıcak hadi serinleyelim size bahsedeceklerim arasında;
Doğal Güzellikler ve Plajlar
Kışın ortasında kumsalda güneşlenmek Qurum Plajında
Ocak ayında denize girmek
muhteşemdi. Hava o kadar sıcak ki deniz,kum ve güneş çocuklarla en güzel anlarımız sahilde geçti.

Umman Misafirperverliği ve Sükunet
​Diğer popüler turistik komşularının aksine Maskat çok daha sakin, ağırbaşlı ve huzurlu bir şehir, İnsanların nezaketi ve şehrin temizliği, ziyaretçilerin en çok dikkatini çeken “görünmez” güzelliklerle dolu.
Muscat (Maskat), kışın dondurucu soğuklardan kaçıp yazı yaşamak isteyenler için gerçek bir “gizli cennet” gibi…

Reklam

Küçük Bir İpucu
​Umman’da halk oldukça nazik ve misafirperverdir, ancak dini ve geleneksel değerlere saygı çok önemlidir. Özellikle cami ziyaretlerinde ve kamusal alanlarda diz ve omuzları örten kıyafetler seçmeye dikkat etmenizi öneririm.

Turistik Yerlerden Sap: Ana caddeler yerine ara sokaklara gir. Gerçek hayat ve yerel lezzetler genellikle orada saklıdır.

Harika bir seçim! Maskat (Muscat), hem modernliği hem de o köklü Umman geleneklerini bir arada sunan, aileler için oldukça güvenli ve keyifli bir durak. Çocuklarla gezmek bazen yorucu olsa da Umman’ın sakinliği bu yorgunluğu kesinlikle dengeler.

“Seyahat etmek, her gün gördüğün gökyüzünü başka bir pencereden bakmaktır.”

Reklam

Okumaya Devam Et
Reklam
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarlar

KARAKTER MESELESİ

Yayınlandı

Tarih

Ahhhh!!doğduğumuz evler,yetiştirilme tarzımız,ince düşüncelerimiz,kimseleri kırmayışlarımız!Yolun yarısından çok sonra akıllanışlarımız! Ve halaaaa değişemeyip,kendi kendimize ! Parçalanıp,hiç birşey olmamış gibi devam edişlerimiz..
Alev alamayan dertler için için tüter, patlayamayan insan kendi içine çöker. Ah insan, bir alev alsa bitecek dertler, bir patlasa geçecek çöküntüler. Ama kolay değil, cesaret ister. Eyleme geçemezse insan, ya tüter ya çöker.
Evet Neden öyle?? Ye kürküm ye! adeta insanlık ölmüş dedirtiyor.

Meşhur parazit filminde bir sahne vardı şoför evin hanımından bahsederek ne kadar kibar diyordu aynı evde hizmetçi olan karısı da o kadar paranın içinde sesini yükselterek konuşacağı bir durum yok diyordu.
Gelir düzeyi de dahil mi?
Bu ülkede, daha doğrusu Orta Doğu kafasında bu böyle sanki. Avrupa’da herkes, herkese karşı kibar ve güler yüzlü.
“Ye kürküm ye ,bu itibar bana değil sana” misali..
Nasrettin hoca ye kürküm ye
insanların maddi üstünlükleri manevi acılarını bastırma gücü olarak kullanıldığında insani değerlerini kaybettiklerini gösteriyor ve asıl acınacak duruma geldikleri görülüyor.. Makamla gelen saygı,nezaketin değeri var mı? Makama değer veren için evet,makamda gözü olmayan için çöpcüde insan kral da
ama ben çoğu zaman bu durumun tam tersini görüyorum. Kendini ilah zanneden yöneticiler var haşa kısacası “ben” diyor. Ama olması gereken dediğiniz gibi, insanın makamı yükseldikçe gönlü alçalır daha nazik, anlayışlı ve kibar olur.İnsandan insana fark var.Konumu yükseldikçe zorbalaşan, kıskanan. Yine konumu yükseldikçe kibar nazik mütevazi olan. Kimi şeytanın kimi Allah’ın yolunda.
insan olmak herkese nasip olmuyor.

Konumunuz ve paranız yoksa sizi ne aralarına alırlar ne de selam verirler.
Konumu torpille yükselen ama baksan kendini bile yönetemeyen insan şimdi güleryüzlü ve anlayışlı ve de kibar mı oluyor.!
Öyle olmasının, biraz da insanların karakter ve kültürel yapılarıyla alakalı olduğunu düşünüyorum.
Ummadığın anda baş yaran dost sandığin ile anlarsın. Bu döngü hep devam ediyor. En temel ihtiyaçlarını karşılayamazlarken, gülmeyi unutan güzel insanlarımız.. %9 üzücü
Konumu yüksek olanlar elbette relaxlar, ve gülümserler, yoksa güler yüzlü olduklarından değil her halde..
Ah keşke dünyamız gülse hep beraber, umut işte neden olmasın ki?
Bu konumu yükselenlerin veya düşenlerin davranışı mı yoksa onlara karşı olan davranışlar konuma bağlı olmayacak ilişkiler , dostluklar kurmak en iyi çözüm olsa gerek. Sahici, içten ..
Sabit olmayan “insan olmayanların” davranışları olabilir mi?
Yoksulluk demedim Bazılarıyla güç savaşı vermeniz gerekir.Çünkü onlar hayatı diğeri kaybedince kazandıklarını zannederler.
Paulo Freire’ye göre,
önceden ezilen bir insan güç ve şöhret
kazandığında, eğer eleştirel bilinç
geliştirmemişse kolayca eski ezenlerin
davranışlarını taklit eder ve en temel ihtiyaçlarıni insan doğası açıklanamaz.
Yani, hani deniyor ya sırf varoluşun icin değerlisin, aslinda öyle degil.! Bir konumdaysan daha değerlisin.
Herkese üstten bakanların özdeğer sorunları oluyor, herkese çok iyi davrananların da reddedilme korkusu ikisinin üzerine de çalışmak lazım.
Ben böyle davranmam. Konumum yüksekken de düşükken de bana yine aynı güzellikte davranış özellikleri sergileyen insanlar tanıyorum bu net kavram değil, ahlak karakter fitrat meselesi.Böyle olduğunu düşünmüyorum. Mütevazı insanlar her zaman kendilerini bilir, özsaygıları gelişmiştir, herkese kendilerine davranılmasıni istedikleri gibi davranır ki bu bazı insanlarca suistimal edilir tepesine çıkmaya ve kıskançlık yapmaya çalışırlar ama bu tarz insanlar öyle insanlardan hizla uzaklaşırlar. Bence insan herkese karşısındaki ona kıymet verdiği ölçüde değer vermeli. İlk tanıştığınızda güler yüzlü olabilirsiniz ama davranışlarınızı karşınızdakinin davranışlarına göre şekillendirmelisiniz. Böyle sınır koyabilir ve kendinizi koruyabilirsiniz. Herkese insan doğası açıklanamaz,
Çok arayışı ve endişesi içerisinde
Fayda ilişkisi, al-ver ilişkisidir. Yani ticarettir. Fayda tedarikçisi de masum değildir çünkü karşılığında hiçbir şey talep etmese bile, veren taraf olmanın sağladığı üstünlük duygusunun peşinde olabilir.
Son iki yıldır bu dediğinizi iyi yaşadım ama iyiler her zaman kazanır elbet güzel günler görülecek…Sanıyorsunuz ki insanlara göre
konumun düşüklüğü bazen eğitim düşüklüğüyle de doğru orantılı oluyor, net olarak her konumdaki kişiler iyi ya da kötü olmuyor.

Bazen de tam tersi olur senden nemalanmaya çalışırlar, sen sınır koyunca zorbalamaya başlarlar. Yada yalnızca kıskançlıktan düşmanların artar. Para, güzellik, başarı bunlar beraberinde yalnızlığı getiriyor malesef..
Ne yazık ki ne kadar doğru ! Tam tersi de olabilir.
Sığ insanların davranış
biçimi mütevazı insanlar niçin
içindeki öz çok daha kıymetlidir.
Para ve güç sizde olunca herkes size yakın oluyor.
Genelde bunun tersi yaşanıyor yükselipte fravun olmayan çok az kişi var, düştükçe ezik kendini acındiran çok kişi var. Insanin aslı güçlüyken ortaya çıkar. Tersini çok gördüm. Bence karakter önemli.!
Kesinlikle şu anda yaşadığım.. Allah kimseyi gördüğü günden geri koymasın
Ekonomik düzeyi yüksek semtlerde insanların toplu taşımaya nasıl bindiğine bakmak yeterli..!
Yooo..Çoğumuz öyle sanmıyordur zaten .. Öyle sanmayacak kadar deneyimlerimiz ve gözlemlerimiz vardır, çoğumuzun .. ama insanların SADECE insan kimliklerine veya “doğru- düzgün KARAKTER” düzeylerine göre davranıp kıymet veren kisiler de, az sayıda da olsa vardır.
Gerçeklerin bu kadar güzel ifade edilmesi.zamanın bize olduğunun göstergesidir.
işte asıl insan olmanın gereği de konuma göre davranmamaya çalişmak bu konuda gösterdiğimiz her çaba bizi güçlendirir. Sanıyorsunuz ki.! insan doğası ve davranışları sabit. Konumunuz yükseldikçe insanların nasıl kibar, güleryüzlü ve anlayışlı olduklarını, konumunuz düştükçe de nasıl zorba ve acımasız olduklarını tekrar bir düşünün isterseniz.
Düşündüm. Çok fena! benzer bir açidan ben de insanların karakteri eline güç geçince daha fazla ortaya çıktığını düşünüyorum. Mutlak iktidarın mutlak bozması gibi mesela!

Reklam

Sevgilerimle
DERYA SUCUKÇU

Okumaya Devam Et

Yazarlar

KÖTÜLÜKTEN BESLENEN RUHLAR

Yayınlandı

Tarih

Kötülük her zaman öfkeli değildir. Bazen sakindir.
Bir başkasının düştüğünü gördüğünde belli belirsiz gülümser. Birinin başarısızlığını duyduğunda içinden küçük bir ferahlık geçirir. Bir yuva dağıldığında, bir insan itibarını kaybettiğinde, biri çaresiz kaldığında söyleyecek o tanıdık cümleyi mutlaka bulur:
“Etme bulma dünyası…”
Böylece başkasının acısından duyduğu hazzı adalet duygusu gibi sunar.
Oysa insan ruhunun en karanlık köşelerinden biri tam da burada saklıdır:
Başkasının acısıyla kendini iyi hissetmek.
Psikolojide bunun bir karşılığı var: Schadenfreude. Başkasının talihsizliğinden haz duyma.
Fakat kavramın bir adı olması, onu daha masum yapmıyor.
Çünkü mesele yalnızca insanın içinde beliren kısa bir memnuniyet duygusu değil. Asıl mesele, bir süre sonra başkasının acısına ihtiyaç duymaya başlamaktır.
Kendi hayatında yükselemeyen, başkasının düşüşünden yükseklik devşirir.
Kendisi ışık üretemeyen, başkasının ışığını söndürerek karanlıkta daha görünür olduğunu sanır.
Nietzsche’nin üzerinde durduğu hınç, belki de burada anlam kazanır. İnsan bazen değiştiremediği hayatının öfkesini kendisine yöneltmek yerine dünyaya dağıtır. Kendi eksikleriyle yüzleşmek yerine başkasının kusurlarını büyütür.
Çünkü insanın kendisine bakması zordur. Başkalarına bakmak kolay.
Kendi başarısızlığını anlamaya çalışmak acıtır. Başkasının başarısızlığını konuşmak eğlendirir.
Belki bu yüzden dedikodu hiçbir çağda ölmedi. Sadece biçim değiştirdi.
Eskiden kapı önlerinde, kahvehanelerde, komşu sofralarında dolaşan sözler bugün ekranlarda dolaşıyor. Üstelik artık kötülüğün seyircisi değil yalnızca; dağıtıcısı da olabiliyoruz.
Bir insan hata yapıyor. Sonra kalabalık geliyor. Hakaret ediyor. Aşağılıyor. Geçmişini çıkarıyor.
Ailesini buluyor. Fotoğraflarını yayıyor. Ve bütün bunları yaparken kendisini kötü biri olarak görmüyor.
Tam tersine, çoğu zaman ahlaken üstün hissediyor.
İşte tehlike burada başlıyor.
Kötülüğün en tehlikeli hâli, kendisini ahlak zannetmeye başladığı andır.
Çünkü kötülük nadiren “Ben kötüyüm” diyerek gelir.
Genellikle kendisine daima makul cümleler bulur:
“Hak etti.”
“Ben sadece gerçeği söyledim.”
“Böylelerine merhamet edilmez.”
“İyi olmuş.”

Vicdanın susturulması için bazen büyük ideolojilere gerek yoktur. Küçük gerekçeler yeter.

Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı üzerine düşüncesinin hâlâ bizi rahatsız etmesinin nedeni de budur. Kötülük yalnızca olağanüstü zalim insanların işi değildir. Sıradan insanların düşünmekten vazgeçtiği, sorumluluğu kalabalığa bıraktığı ve vicdanını başkasının hükmüne teslim ettiği yerde de büyüyebilir.
Belki de bir toplum için asıl tehlike, içinde kötü insanların bulunması değildir. Çünkü onlar her çağda vardı. Asıl tehlike, kötülüğün gündelik hayatın olağan bir parçasına dönüşmesidir.
Bir hayvana yapılan eziyet karşısında duyarsızlaşmak…
Bir çocuğun aşağılanmasını eğlenceye çevirmek…
Bir insanın çaresizliğini telefon kamerasıyla kaydetmek…
Birinin ölümünün, hastalığının, boşanmasının, iflasının ya da düşüşünün altında alaycı cümleler kurmak…
Bunların her biri küçük bir olay gibi görünür. Ama vicdan da birdenbire ölmez zaten.
Yavaş yavaş aşınır.
İnsan önce bir şeye üzülmemeye başlar. Sonra alışır. Sonra seyreder. Sonra paylaşır. Sonra güler.
Ve sonunda yaptığı şeyin neden kötü olduğunu anlayamaz hâle gelir.

Erich Fromm, insanın yıkıcılığını incelerken yaşamı seven ile yaşamı tüketen yönelim arasındaki fark üzerinde durur.
Belki mesele gerçekten bu kadar yalındır:
Bazı insanlar varlıklarını üreterek, bazıları ise tüketerek hisseder.
Biri insan yüceltir. Diğeri aşağılar.
Biri onarır. Diğeri kırar.

Reklam

Biri kendi ışığını yakar. Diğeri, odanın karanlık olması için başkalarının lambalarını söndürür.
Çünkü yaratmak zordur. Yıkmak kolay.
Bir ağacın büyümesi yıllar sürer. Kesilmesi dakikalar.
Bir insanın güvenini kazanmak yıllar alabilir. Onu incitmek için bazen tek cümle yeter.
Belki uygarlık dediğimiz şey de bundan daha karmaşık değildir:
“Zarar verebilecek güce sahipken zarar vermemeyi seçebilmek.”

Bu yüzden kötülüğü yalnızca büyük suçlarda aramak yanıltıcıdır.
Bazen kötülük küçücük bir kahkahada saklanır.
Bir başkasının utancından duyulan keyifte…
Bir yenilgiden alınan hazda…
Bir yaranın biraz daha kanamasını isteyen merakta…
Ve belki insanın kendisine sorması gereken en zor soru şudur:
Ben gerçekten iyiliği mi seviyorum, yoksa yalnızca sevmediğim insanların başına kötülük gelmesini mi?
Çünkü bunlar aynı şey değildir.
İyi insan olmak, yalnızca sevdiklerimize merhamet etmekle ölçülmez.
Asıl sınav, öfkelendiğimizde başlar.
Gücümüz varken.
Kalabalık bizim tarafımızdayken.
Karşımızdaki savunmasızken.
İşte insanın kim olduğu biraz da orada belli olur.
Çünkü kötülükten beslenen ruhların en büyük açlığı başkasının acısı değildir aslında.
Kendi içlerindeki boşluktur.
Ve hiçbir insanın yarası, başka bir insanın içindeki o boşluğu gerçekten dolduramaz.

Reklam
Okumaya Devam Et

Yazarlar

İnsanın iç âleminden yeryüzüne uzanan ahlâk yolculuğu

Yayınlandı

Tarih

İnsan, yeryüzüne yalnız yaşamak için değil, bir emanet taşımak üzere gelir. O emanetin adı kimi zaman merhamet, kimi zaman adalet, kimi zaman vefa olur. Her biri insanın iç âleminde kök salan, hâline sirayet eden bir ahlâkın tezahürüdür.

Bir cemiyetin kudreti, taşında toprağında yahut servetinde değil; fertlerinin birbirine karşı taşıdığı mesuliyettedir. Gönüller birbirinden koptuğunda en sağlam yapılar dahi içten içe harap olur. Muhabbetin yerini menfaat, hürmetin yerini kibir, vefanın yerini unutkanlık aldığında insan kalabalıklar içinde dahi garip düşer.

Asrın gürültüsü ruhun sesini bastırıyor. Sürat çoğalıyor, sükûnet azalıyor. İnsan birbirine daha kolay ulaşırken birbirini anlamakta zorlanıyor. Nice söz söyleniyor, nice görüntü paylaşılıyor; lâkin gönülden gönüle varan yol her geçen gün biraz daha tenhalaşıyor.

Mesele, güzel sözleri bilmek değil; o sözlerin hakkını hâl ile vermektir.

Reklam

Merhamet, muhtaç olana yukarıdan bakmadan eğilebilmektir. Adalet, kendi nefsinin aleyhine dahi olsa hakkı sahibine teslim etmektir. Sabır, gönlün daraldığı yerde dili incitmekten muhafaza etmektir. Vefa, menfaat sona erdiğinde dahi kapıyı kapatmamaktır. Hürmet ise kendinden gayrı olana tahammül değil, onun da Yaradan’ın nazarında bir emanet olduğunu idrak etmektir.

İnsan terbiyesi evvelâ gönülde başlar. Çocuğa verilen her nasihat, davranışla mühürlenmediği müddetçe eksik kalır. Bir babanın vakarında, bir annenin şefkatinde, bir muallimin adaletinde nesiller boyu sürecek sessiz bir irfan bulunur. Hâl, kelâmdan önce konuşur.

Bu sebeple ıslahı uzaklarda aramak yerine insanın kendi nefsine nazar etmesi gerekir. Dilimiz kimi incitti, elimiz kime uzandı, gönlümüz kimi hor gördü? Kendi kusurunu görebilenin nazarı başkasının ayıbından çekilir. Nefsine galip gelmeye başlayan insan, çevresine de rahmet nazarıyla bakmaya başlar.

İslâm’ın insana verdiği kıymet de bu idrakle derinleşir. İnsan, eşref-i mahlûkat olarak yaratılmıştır. Lâkin şeref yalnızca yaratılışta değil, emaneti taşıma biçimindedir. Rabbine kulluğun hakikati, O’nun kullarına muamelede görünür. Mazluma sahip çıkmak, yetimi gözetmek, komşunun hakkını bilmek, kul hakkından sakınmak, gönül incitmemeye gayret etmek; ibadetin hayata akseden tarafıdır.

Tasavvuf nazarında da insanın asıl seyr ü sülûku kendi iç âlemine doğrudur. Yol uzakta değildir. Aranan hakikat, insanın kendi nefsinin perdeleri ardında gizlenmiştir. Kibir azaldıkça gönül genişler, hırs sustukça kanaat konuşur, benlik inceldikçe muhabbet zuhur eder.

Reklam

Bir gönlün imarı, bir şehrin imarından daha mühimdir. Gönüller mamur olduğunda sokaklar da, haneler de, cemiyet de kendi huzurunu bulur. Yeryüzündeki asıl tahribat çoğu zaman taşta değil, insanın içindedir.

İnsanın ardında bırakacağı en kıymetli miras da serveti değil, dokunduğu gönüllerdir. Kimi zaman bir özür, kimi zaman bir tebessüm, kimi zaman sessizce yapılan bir iyilik ömrün bütün gürültüsünden daha kalıcı olur.

Ömür kısa, emanet ağırdır.

İnsana düşen, bu kısa yolculukta gönül kırmadan yürüyebilmek; hakkı gözetmek, merhameti çoğaltmak, iyiliği gösterişten azade kılmaktır. İsmi unutulsa dahi bir hayrın içinde izi kalabilenlerden olmak…

Zira insan fânidir ,hâli bâkî bir iz bırakır.

Reklam

Asıl medeniyet de burada tecelli eder:
Gönlü incitmemek, hakkı gözetmek, emanete riayet etmek ve iyiliği sessizce çoğaltmak.

Yolunuz gül renginde, gül kokusunda olsun…

Okumaya Devam Et

Trenler