Bizi Takip Edin

Yazarlar

Sessiz Sinyallerden Trajedilere: Okul Baskınlarının Psikolojisi

yazar

Yayınlandı

Tarih

Okul baskınları, kamuoyunda çoğu zaman ani gelişen, öngörülemez ve bireysel sapkınlıkla açıklanan olaylar olarak değerlendirilir. Ancak psikolojik açıdan bakıldığında, bu tür şiddet eylemleri çoğunlukla anlık bir patlamanın değil; uzun süredir biriken duygusal yaralanmaların, sosyal kopuşların ve yetersiz müdahalelerin sonucudur. Başka bir ifadeyle, burada tek bir nedenden değil; zaman içinde derinleşen çok katmanlı bir süreçten söz ederiz.

Öncelikle, bu tür vakalarda sıklıkla karşılaştığımız temel unsurlardan biri, çocuğun ya da gencin kendisini görünmez, değersiz ve önemsiz hissetmesidir. Akran ilişkilerinde dışlanma, aile içinde duygusal ihmal, sürekli eleştirilme ya da değersizleştirilme gibi yaşantılar, bireyin benlik algısını ciddi biçimde zedeler. Zamanla kişi, “Ben zaten fark edilmiyorum” duygusunu içselleştirebilir. Bu noktada bazı bireylerde, görünür olmanın tek yolunun radikal ve yıkıcı bir eylem olduğu yönünde çarpık bir düşünce gelişebilir. Bu durum yüzeysel biçimde “dikkat çekme isteği” olarak yorumlanmamalıdır; çoğu zaman bu, kişinin varlığını kanıtlama çabasıdır.

İkinci önemli başlık, bastırılmış öfke ve intikam duygusudur. Özellikle uzun süreli zorbalık, aşağılanma ve sosyal reddedilme deneyimleri, bireyin iç dünyasında yoğun bir kırılma yaratabilir. Elbette her zorbalığa maruz kalan çocuk şiddete yönelmez. Burada belirleyici olan, yaşanan öfkenin nasıl işlendiği ve ifade edildiğidir. Duygularını sağlıklı biçimde tanımlayamayan, düzenleyemeyen ve paylaşamayan bireylerde öfke içe gömülür; zamanla yoğunlaşır ve bazı durumlarda cezalandırma ya da intikam fantezilerine dönüşebilir.

Reklam

Bir diğer kritik unsur, ergenlik dönemine özgü kimlik ve aidiyet arayışıdır. Ergenlik, bireyin “Ben kimim, nereye aitim, değerim nedir?” sorularına yanıt aradığı son derece hassas bir gelişim dönemidir. Eğer genç, bu dönemde sağlıklı aidiyet ilişkileri kuramazsa ve kendisini anlamlı bir yerde konumlandıramazsa, yıkıcı kimlik biçimlerine yönelebilir. Bazen şiddet, güçsüzlük duygusunu örten sahte bir kimlik işlevi görür. Görünmez olmak yerine korkulan biri olmayı tercih etmek, bu çarpık savunma mekanizmalarından biridir.

Günümüzde şiddetin normalleşmesi de ayrıca dikkate alınması gereken bir etkendir. Dijital medya ortamı, çocukların ve ergenlerin şiddet içeriklerine daha erken ve daha yoğun biçimde maruz kalmasına neden olmaktadır. Özellikle fail odaklı haber dili, saldırganın ismini, görüntüsünü ve hikâyesini öne çıkararak bazı kırılgan bireyler üzerinde tehlikeli bir etki oluşturabilmektedir. Bu noktada saldırgan, bazı gençler için karanlık bir görünürlük modeli hâline gelebilmektedir. “Hatırlanmanın” ya da “iz bırakmanın” yolu olarak şiddetin algılanması, son derece ciddi bir risk göstergesidir.

Ruh sağlığı sorunları da bu tablo içinde değerlendirilebilir; ancak burada çok dikkatli bir ayrım yapılmalıdır. Depresyon, anksiyete, travma öyküsü ya da bazı kişilik örüntüleri risk faktörü oluşturabilir; fakat ruhsal sorun yaşayan bireylerin büyük çoğunluğu hiçbir zaman şiddet davranışı göstermez. Dolayısıyla meseleyi yalnızca “psikolojik rahatsızlık” üzerinden açıklamak hem eksik hem de yanıltıcıdır. Esas problem, psikolojik kırılganlıkların; destek eksikliği, sosyal izolasyon, erişim kolaylığı ve çevresel ihmallerle birleşmesidir.

Reklam

Bu noktada erişim ve fırsat faktörünü de göz ardı etmemek gerekir. Silahlara ya da saldırıda kullanılabilecek araçlara kolay erişim, güvenlik önlemlerindeki zafiyetler ve erken uyarı işaretlerinin dikkate alınmaması, düşüncenin eyleme dönüşmesini kolaylaştıran unsurlardır. Yani yalnızca bireyin psikolojisini değil, içinde bulunduğu çevresel yapıyı da değerlendirmek gerekir.

Uzman bakış açısından en önemli sorulardan biri şudur: Bu tür olaylar önlenebilir miydi? Pek çok vakada yanıt evettir. Çünkü çoğu zaman olay öncesinde çeşitli uyarı işaretleri vardır. Şiddet içerikli düşüncelere aşırı ilgi, giderek artan sosyal izolasyon, yoğun mağduriyet söylemi, ölüm ve intikam temalarının sıklaşması, ani davranış değişiklikleri ve çevreye yönelik açık ya da örtük tehditler; ciddiyetle değerlendirilmesi gereken belirtilerdir. Ne var ki bu işaretler sıklıkla “ergenlik dönemi dalgalanmaları”, “öfkeli mizah” ya da “geçici bir kriz” olarak küçümsenebilmektedir. Oysa ihmal edilen her sinyal, riskin derinleşmesine neden olabilir.

Burada aile yapısına da ayrı bir başlık açmak gerekir. Dışarıdan bakıldığında düzenli, ilgili ve sorumluluk sahibi görünen ailelerde dahi ciddi duygusal boşluklar bulunabilir. Özellikle sevginin koşullu yaşandığı, başarının değerle eş tutulduğu, duyguların konuşulmadığı ve çocuğun iç dünyasının gerçek anlamda merak edilmediği aile ortamlarında çocuk kendisini anlaşılmamış hissedebilir. Bazı ailelerde açık çatışma olmaması, sağlıklı ilişki olduğu anlamına gelmez. Sessizlik bazen huzurun değil, bastırmanın göstergesi olabilir. Çocuk, “Yanımdalar ama beni gerçekten tanımıyorlar” duygusunu yaşadığında, bu durum ciddi bir yalnızlık hissi yaratabilir.

Reklam

Benzer biçimde okul ortamı da yalnızca akademik performans ve disiplin üzerinden ele alınmamalıdır. Öğretmenler çoğu zaman sınıf düzenini korumaya ve akademik hedefleri sürdürmeye odaklanırken, davranışların arkasındaki duygusal sinyaller gözden kaçabilmektedir. Oysa sessizleşen, içine kapanan, giderek yalnızlaşan ya da karanlık söylemler geliştiren bir öğrenci, çoğu zaman yardım çağrısı vermektedir. Çocuğun bir öğretmene ya da okulda güvendiği bir yetişkine “Ben iyi değilim” diyememesi, başlı başına önemli bir kurumsal eksikliktir.

Bu nedenle gerçek önleme, yalnızca güvenlik tedbirlerinden ibaret değildir. Kamera sistemleri, fiziki önlemler ya da disiplin uygulamaları belirli ölçüde caydırıcılık sağlayabilir; ancak esas koruyucu etki, duygusal ve ilişkisel düzeyde kurulur. Çocuklara duygu düzenleme becerileri kazandırmak, öfkeyi tanımayı öğretmek, zorbalığa karşı net ve tutarlı bir tutum geliştirmek, okul psikolojik danışma sistemlerini güçlendirmek ve aile içinde yargılamadan dinleyen bir ilişki kurmak temel önleyici adımlardır.

Sonuç olarak okul baskınları, bir anda ortaya çıkan ve yalnızca bireysel “kötülük” ile açıklanabilecek olaylar değildir. Bunlar çoğu zaman görülmeyen bir yalnızlığın, işlenmeyen bir öfkenin, çözümlenmeyen bir aidiyet krizinin ve zamanında fark edilmeyen kırılmaların sonucudur. Bir çocuğun ya da gencin hayatındaki en güçlü koruyucu unsur, kusursuz bir sistemden çok; onu gerçekten fark eden, duyan ve ciddiye alan en az bir yetişkinin varlığıdır.

Reklam
Okumaya Devam Et
Reklam
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarlar

KARAKTER MESELESİ

Yayınlandı

Tarih

Ahhhh!!doğduğumuz evler,yetiştirilme tarzımız,ince düşüncelerimiz,kimseleri kırmayışlarımız!Yolun yarısından çok sonra akıllanışlarımız! Ve halaaaa değişemeyip,kendi kendimize ! Parçalanıp,hiç birşey olmamış gibi devam edişlerimiz..
Alev alamayan dertler için için tüter, patlayamayan insan kendi içine çöker. Ah insan, bir alev alsa bitecek dertler, bir patlasa geçecek çöküntüler. Ama kolay değil, cesaret ister. Eyleme geçemezse insan, ya tüter ya çöker.
Evet Neden öyle?? Ye kürküm ye! adeta insanlık ölmüş dedirtiyor.

Meşhur parazit filminde bir sahne vardı şoför evin hanımından bahsederek ne kadar kibar diyordu aynı evde hizmetçi olan karısı da o kadar paranın içinde sesini yükselterek konuşacağı bir durum yok diyordu.
Gelir düzeyi de dahil mi?
Bu ülkede, daha doğrusu Orta Doğu kafasında bu böyle sanki. Avrupa’da herkes, herkese karşı kibar ve güler yüzlü.
“Ye kürküm ye ,bu itibar bana değil sana” misali..
Nasrettin hoca ye kürküm ye
insanların maddi üstünlükleri manevi acılarını bastırma gücü olarak kullanıldığında insani değerlerini kaybettiklerini gösteriyor ve asıl acınacak duruma geldikleri görülüyor.. Makamla gelen saygı,nezaketin değeri var mı? Makama değer veren için evet,makamda gözü olmayan için çöpcüde insan kral da
ama ben çoğu zaman bu durumun tam tersini görüyorum. Kendini ilah zanneden yöneticiler var haşa kısacası “ben” diyor. Ama olması gereken dediğiniz gibi, insanın makamı yükseldikçe gönlü alçalır daha nazik, anlayışlı ve kibar olur.İnsandan insana fark var.Konumu yükseldikçe zorbalaşan, kıskanan. Yine konumu yükseldikçe kibar nazik mütevazi olan. Kimi şeytanın kimi Allah’ın yolunda.
insan olmak herkese nasip olmuyor.

Konumunuz ve paranız yoksa sizi ne aralarına alırlar ne de selam verirler.
Konumu torpille yükselen ama baksan kendini bile yönetemeyen insan şimdi güleryüzlü ve anlayışlı ve de kibar mı oluyor.!
Öyle olmasının, biraz da insanların karakter ve kültürel yapılarıyla alakalı olduğunu düşünüyorum.
Ummadığın anda baş yaran dost sandığin ile anlarsın. Bu döngü hep devam ediyor. En temel ihtiyaçlarını karşılayamazlarken, gülmeyi unutan güzel insanlarımız.. %9 üzücü
Konumu yüksek olanlar elbette relaxlar, ve gülümserler, yoksa güler yüzlü olduklarından değil her halde..
Ah keşke dünyamız gülse hep beraber, umut işte neden olmasın ki?
Bu konumu yükselenlerin veya düşenlerin davranışı mı yoksa onlara karşı olan davranışlar konuma bağlı olmayacak ilişkiler , dostluklar kurmak en iyi çözüm olsa gerek. Sahici, içten ..
Sabit olmayan “insan olmayanların” davranışları olabilir mi?
Yoksulluk demedim Bazılarıyla güç savaşı vermeniz gerekir.Çünkü onlar hayatı diğeri kaybedince kazandıklarını zannederler.
Paulo Freire’ye göre,
önceden ezilen bir insan güç ve şöhret
kazandığında, eğer eleştirel bilinç
geliştirmemişse kolayca eski ezenlerin
davranışlarını taklit eder ve en temel ihtiyaçlarıni insan doğası açıklanamaz.
Yani, hani deniyor ya sırf varoluşun icin değerlisin, aslinda öyle degil.! Bir konumdaysan daha değerlisin.
Herkese üstten bakanların özdeğer sorunları oluyor, herkese çok iyi davrananların da reddedilme korkusu ikisinin üzerine de çalışmak lazım.
Ben böyle davranmam. Konumum yüksekken de düşükken de bana yine aynı güzellikte davranış özellikleri sergileyen insanlar tanıyorum bu net kavram değil, ahlak karakter fitrat meselesi.Böyle olduğunu düşünmüyorum. Mütevazı insanlar her zaman kendilerini bilir, özsaygıları gelişmiştir, herkese kendilerine davranılmasıni istedikleri gibi davranır ki bu bazı insanlarca suistimal edilir tepesine çıkmaya ve kıskançlık yapmaya çalışırlar ama bu tarz insanlar öyle insanlardan hizla uzaklaşırlar. Bence insan herkese karşısındaki ona kıymet verdiği ölçüde değer vermeli. İlk tanıştığınızda güler yüzlü olabilirsiniz ama davranışlarınızı karşınızdakinin davranışlarına göre şekillendirmelisiniz. Böyle sınır koyabilir ve kendinizi koruyabilirsiniz. Herkese insan doğası açıklanamaz,
Çok arayışı ve endişesi içerisinde
Fayda ilişkisi, al-ver ilişkisidir. Yani ticarettir. Fayda tedarikçisi de masum değildir çünkü karşılığında hiçbir şey talep etmese bile, veren taraf olmanın sağladığı üstünlük duygusunun peşinde olabilir.
Son iki yıldır bu dediğinizi iyi yaşadım ama iyiler her zaman kazanır elbet güzel günler görülecek…Sanıyorsunuz ki insanlara göre
konumun düşüklüğü bazen eğitim düşüklüğüyle de doğru orantılı oluyor, net olarak her konumdaki kişiler iyi ya da kötü olmuyor.

Bazen de tam tersi olur senden nemalanmaya çalışırlar, sen sınır koyunca zorbalamaya başlarlar. Yada yalnızca kıskançlıktan düşmanların artar. Para, güzellik, başarı bunlar beraberinde yalnızlığı getiriyor malesef..
Ne yazık ki ne kadar doğru ! Tam tersi de olabilir.
Sığ insanların davranış
biçimi mütevazı insanlar niçin
içindeki öz çok daha kıymetlidir.
Para ve güç sizde olunca herkes size yakın oluyor.
Genelde bunun tersi yaşanıyor yükselipte fravun olmayan çok az kişi var, düştükçe ezik kendini acındiran çok kişi var. Insanin aslı güçlüyken ortaya çıkar. Tersini çok gördüm. Bence karakter önemli.!
Kesinlikle şu anda yaşadığım.. Allah kimseyi gördüğü günden geri koymasın
Ekonomik düzeyi yüksek semtlerde insanların toplu taşımaya nasıl bindiğine bakmak yeterli..!
Yooo..Çoğumuz öyle sanmıyordur zaten .. Öyle sanmayacak kadar deneyimlerimiz ve gözlemlerimiz vardır, çoğumuzun .. ama insanların SADECE insan kimliklerine veya “doğru- düzgün KARAKTER” düzeylerine göre davranıp kıymet veren kisiler de, az sayıda da olsa vardır.
Gerçeklerin bu kadar güzel ifade edilmesi.zamanın bize olduğunun göstergesidir.
işte asıl insan olmanın gereği de konuma göre davranmamaya çalişmak bu konuda gösterdiğimiz her çaba bizi güçlendirir. Sanıyorsunuz ki.! insan doğası ve davranışları sabit. Konumunuz yükseldikçe insanların nasıl kibar, güleryüzlü ve anlayışlı olduklarını, konumunuz düştükçe de nasıl zorba ve acımasız olduklarını tekrar bir düşünün isterseniz.
Düşündüm. Çok fena! benzer bir açidan ben de insanların karakteri eline güç geçince daha fazla ortaya çıktığını düşünüyorum. Mutlak iktidarın mutlak bozması gibi mesela!

Reklam

Sevgilerimle
DERYA SUCUKÇU

Okumaya Devam Et

Yazarlar

KÖTÜLÜKTEN BESLENEN RUHLAR

Yayınlandı

Tarih

Kötülük her zaman öfkeli değildir. Bazen sakindir.
Bir başkasının düştüğünü gördüğünde belli belirsiz gülümser. Birinin başarısızlığını duyduğunda içinden küçük bir ferahlık geçirir. Bir yuva dağıldığında, bir insan itibarını kaybettiğinde, biri çaresiz kaldığında söyleyecek o tanıdık cümleyi mutlaka bulur:
“Etme bulma dünyası…”
Böylece başkasının acısından duyduğu hazzı adalet duygusu gibi sunar.
Oysa insan ruhunun en karanlık köşelerinden biri tam da burada saklıdır:
Başkasının acısıyla kendini iyi hissetmek.
Psikolojide bunun bir karşılığı var: Schadenfreude. Başkasının talihsizliğinden haz duyma.
Fakat kavramın bir adı olması, onu daha masum yapmıyor.
Çünkü mesele yalnızca insanın içinde beliren kısa bir memnuniyet duygusu değil. Asıl mesele, bir süre sonra başkasının acısına ihtiyaç duymaya başlamaktır.
Kendi hayatında yükselemeyen, başkasının düşüşünden yükseklik devşirir.
Kendisi ışık üretemeyen, başkasının ışığını söndürerek karanlıkta daha görünür olduğunu sanır.
Nietzsche’nin üzerinde durduğu hınç, belki de burada anlam kazanır. İnsan bazen değiştiremediği hayatının öfkesini kendisine yöneltmek yerine dünyaya dağıtır. Kendi eksikleriyle yüzleşmek yerine başkasının kusurlarını büyütür.
Çünkü insanın kendisine bakması zordur. Başkalarına bakmak kolay.
Kendi başarısızlığını anlamaya çalışmak acıtır. Başkasının başarısızlığını konuşmak eğlendirir.
Belki bu yüzden dedikodu hiçbir çağda ölmedi. Sadece biçim değiştirdi.
Eskiden kapı önlerinde, kahvehanelerde, komşu sofralarında dolaşan sözler bugün ekranlarda dolaşıyor. Üstelik artık kötülüğün seyircisi değil yalnızca; dağıtıcısı da olabiliyoruz.
Bir insan hata yapıyor. Sonra kalabalık geliyor. Hakaret ediyor. Aşağılıyor. Geçmişini çıkarıyor.
Ailesini buluyor. Fotoğraflarını yayıyor. Ve bütün bunları yaparken kendisini kötü biri olarak görmüyor.
Tam tersine, çoğu zaman ahlaken üstün hissediyor.
İşte tehlike burada başlıyor.
Kötülüğün en tehlikeli hâli, kendisini ahlak zannetmeye başladığı andır.
Çünkü kötülük nadiren “Ben kötüyüm” diyerek gelir.
Genellikle kendisine daima makul cümleler bulur:
“Hak etti.”
“Ben sadece gerçeği söyledim.”
“Böylelerine merhamet edilmez.”
“İyi olmuş.”

Vicdanın susturulması için bazen büyük ideolojilere gerek yoktur. Küçük gerekçeler yeter.

Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı üzerine düşüncesinin hâlâ bizi rahatsız etmesinin nedeni de budur. Kötülük yalnızca olağanüstü zalim insanların işi değildir. Sıradan insanların düşünmekten vazgeçtiği, sorumluluğu kalabalığa bıraktığı ve vicdanını başkasının hükmüne teslim ettiği yerde de büyüyebilir.
Belki de bir toplum için asıl tehlike, içinde kötü insanların bulunması değildir. Çünkü onlar her çağda vardı. Asıl tehlike, kötülüğün gündelik hayatın olağan bir parçasına dönüşmesidir.
Bir hayvana yapılan eziyet karşısında duyarsızlaşmak…
Bir çocuğun aşağılanmasını eğlenceye çevirmek…
Bir insanın çaresizliğini telefon kamerasıyla kaydetmek…
Birinin ölümünün, hastalığının, boşanmasının, iflasının ya da düşüşünün altında alaycı cümleler kurmak…
Bunların her biri küçük bir olay gibi görünür. Ama vicdan da birdenbire ölmez zaten.
Yavaş yavaş aşınır.
İnsan önce bir şeye üzülmemeye başlar. Sonra alışır. Sonra seyreder. Sonra paylaşır. Sonra güler.
Ve sonunda yaptığı şeyin neden kötü olduğunu anlayamaz hâle gelir.

Erich Fromm, insanın yıkıcılığını incelerken yaşamı seven ile yaşamı tüketen yönelim arasındaki fark üzerinde durur.
Belki mesele gerçekten bu kadar yalındır:
Bazı insanlar varlıklarını üreterek, bazıları ise tüketerek hisseder.
Biri insan yüceltir. Diğeri aşağılar.
Biri onarır. Diğeri kırar.

Reklam

Biri kendi ışığını yakar. Diğeri, odanın karanlık olması için başkalarının lambalarını söndürür.
Çünkü yaratmak zordur. Yıkmak kolay.
Bir ağacın büyümesi yıllar sürer. Kesilmesi dakikalar.
Bir insanın güvenini kazanmak yıllar alabilir. Onu incitmek için bazen tek cümle yeter.
Belki uygarlık dediğimiz şey de bundan daha karmaşık değildir:
“Zarar verebilecek güce sahipken zarar vermemeyi seçebilmek.”

Bu yüzden kötülüğü yalnızca büyük suçlarda aramak yanıltıcıdır.
Bazen kötülük küçücük bir kahkahada saklanır.
Bir başkasının utancından duyulan keyifte…
Bir yenilgiden alınan hazda…
Bir yaranın biraz daha kanamasını isteyen merakta…
Ve belki insanın kendisine sorması gereken en zor soru şudur:
Ben gerçekten iyiliği mi seviyorum, yoksa yalnızca sevmediğim insanların başına kötülük gelmesini mi?
Çünkü bunlar aynı şey değildir.
İyi insan olmak, yalnızca sevdiklerimize merhamet etmekle ölçülmez.
Asıl sınav, öfkelendiğimizde başlar.
Gücümüz varken.
Kalabalık bizim tarafımızdayken.
Karşımızdaki savunmasızken.
İşte insanın kim olduğu biraz da orada belli olur.
Çünkü kötülükten beslenen ruhların en büyük açlığı başkasının acısı değildir aslında.
Kendi içlerindeki boşluktur.
Ve hiçbir insanın yarası, başka bir insanın içindeki o boşluğu gerçekten dolduramaz.

Reklam
Okumaya Devam Et

Yazarlar

İnsanın iç âleminden yeryüzüne uzanan ahlâk yolculuğu

Yayınlandı

Tarih

İnsan, yeryüzüne yalnız yaşamak için değil, bir emanet taşımak üzere gelir. O emanetin adı kimi zaman merhamet, kimi zaman adalet, kimi zaman vefa olur. Her biri insanın iç âleminde kök salan, hâline sirayet eden bir ahlâkın tezahürüdür.

Bir cemiyetin kudreti, taşında toprağında yahut servetinde değil; fertlerinin birbirine karşı taşıdığı mesuliyettedir. Gönüller birbirinden koptuğunda en sağlam yapılar dahi içten içe harap olur. Muhabbetin yerini menfaat, hürmetin yerini kibir, vefanın yerini unutkanlık aldığında insan kalabalıklar içinde dahi garip düşer.

Asrın gürültüsü ruhun sesini bastırıyor. Sürat çoğalıyor, sükûnet azalıyor. İnsan birbirine daha kolay ulaşırken birbirini anlamakta zorlanıyor. Nice söz söyleniyor, nice görüntü paylaşılıyor; lâkin gönülden gönüle varan yol her geçen gün biraz daha tenhalaşıyor.

Mesele, güzel sözleri bilmek değil; o sözlerin hakkını hâl ile vermektir.

Reklam

Merhamet, muhtaç olana yukarıdan bakmadan eğilebilmektir. Adalet, kendi nefsinin aleyhine dahi olsa hakkı sahibine teslim etmektir. Sabır, gönlün daraldığı yerde dili incitmekten muhafaza etmektir. Vefa, menfaat sona erdiğinde dahi kapıyı kapatmamaktır. Hürmet ise kendinden gayrı olana tahammül değil, onun da Yaradan’ın nazarında bir emanet olduğunu idrak etmektir.

İnsan terbiyesi evvelâ gönülde başlar. Çocuğa verilen her nasihat, davranışla mühürlenmediği müddetçe eksik kalır. Bir babanın vakarında, bir annenin şefkatinde, bir muallimin adaletinde nesiller boyu sürecek sessiz bir irfan bulunur. Hâl, kelâmdan önce konuşur.

Bu sebeple ıslahı uzaklarda aramak yerine insanın kendi nefsine nazar etmesi gerekir. Dilimiz kimi incitti, elimiz kime uzandı, gönlümüz kimi hor gördü? Kendi kusurunu görebilenin nazarı başkasının ayıbından çekilir. Nefsine galip gelmeye başlayan insan, çevresine de rahmet nazarıyla bakmaya başlar.

İslâm’ın insana verdiği kıymet de bu idrakle derinleşir. İnsan, eşref-i mahlûkat olarak yaratılmıştır. Lâkin şeref yalnızca yaratılışta değil, emaneti taşıma biçimindedir. Rabbine kulluğun hakikati, O’nun kullarına muamelede görünür. Mazluma sahip çıkmak, yetimi gözetmek, komşunun hakkını bilmek, kul hakkından sakınmak, gönül incitmemeye gayret etmek; ibadetin hayata akseden tarafıdır.

Tasavvuf nazarında da insanın asıl seyr ü sülûku kendi iç âlemine doğrudur. Yol uzakta değildir. Aranan hakikat, insanın kendi nefsinin perdeleri ardında gizlenmiştir. Kibir azaldıkça gönül genişler, hırs sustukça kanaat konuşur, benlik inceldikçe muhabbet zuhur eder.

Reklam

Bir gönlün imarı, bir şehrin imarından daha mühimdir. Gönüller mamur olduğunda sokaklar da, haneler de, cemiyet de kendi huzurunu bulur. Yeryüzündeki asıl tahribat çoğu zaman taşta değil, insanın içindedir.

İnsanın ardında bırakacağı en kıymetli miras da serveti değil, dokunduğu gönüllerdir. Kimi zaman bir özür, kimi zaman bir tebessüm, kimi zaman sessizce yapılan bir iyilik ömrün bütün gürültüsünden daha kalıcı olur.

Ömür kısa, emanet ağırdır.

İnsana düşen, bu kısa yolculukta gönül kırmadan yürüyebilmek; hakkı gözetmek, merhameti çoğaltmak, iyiliği gösterişten azade kılmaktır. İsmi unutulsa dahi bir hayrın içinde izi kalabilenlerden olmak…

Zira insan fânidir ,hâli bâkî bir iz bırakır.

Reklam

Asıl medeniyet de burada tecelli eder:
Gönlü incitmemek, hakkı gözetmek, emanete riayet etmek ve iyiliği sessizce çoğaltmak.

Yolunuz gül renginde, gül kokusunda olsun…

Okumaya Devam Et

Trenler